Archive by Author
16. Şub, 2012

Çerçeve yok, içindesin… Sen Van Gogh’sun…

Çerçeve yok, içindesin… Sen Van Gogh’sun…

Öyle bir sergi bu işte, ona çok yakın hatta kendini onun gibi hissettiğin bir sergi. Van Gogh Alive!

Aslında önce Florian sayesinde Paul Gauguin’e hayranlığım başlamıştı. Ve onun hayatı, ailesini bırakıp Tahiti’ye kaçması. Ve Van Gogh ile arkadaşlıkları, Vincent’ın kulağını kesmesinin sebebi, kavgaları…

Sonra  Amsterdam‘da Van Gogh müzesi gezisi. Onun inişli çıkışlı, depresif, narin karakteri. Bu hallerini resimlerine, çizgilerine hatta fırça darbelerine bile yansıtışı. Hayatının trajik noktaları onun büyüklüğüne neden oluşu. Kardeşi Theo ile olan yakın ilişkisi. Peş peşe ölümleri, yan yana mezarları…

Ve Van Gogh İstanbul’da. “Alive!” adıyla. Simsiyah bir salon, kocaman duvarlara projeksiyonlarla yansıtılan eserler, peşi sıra hareket edişleri ve muazzam müzik. Pek çok duyuya birden hitap ettiği için içeri girer girmez duygulanıyorum. Çok mutluyum. Mutluluktan gözlerim doluyor. Ağlayabilirim ve saatlerimi orada geçirebilirim. Nereye bakacağımı şaşırıyorum. Bu kadar etkilendiğim başka bir sergi oldu mu diye düşünüyorum, henüz aklıma gelen bir şey yok.

Abdi İbrahim 100. yılı sebebi ile bu sergi ile istanbulluları buluşturuyor. İçeride İstanbullular ile birlikte Türkiye’de yaşayan yabancılar ve bolca da turist var.

Sergi heyecan verici. Sakın kaçırmayın, 15 Mayıs’a kadar Antrepo 3. binada. Sonbaharda da Ankara’da.

Aç gideceklere özel not: Sergi sonrası Karaköy Lokantasına gidip Hünkar Beğendi yemeye ne dersiniz?

09. Şub, 2012

Kapalıçarşı gözüm sana aşık

Kapalıçarşı gözüm sana aşık

Soğuk bir kış günü. Hem de ne kış! Kat kat giyinip sokaklardayım. Uzun zaman olmuş böyle kendimi özgür hissetmeyeli. Ayağımda botlar, sırt çantam, berem, eldivenim, cebimde İstanbul kart’ım. Gez babam gez, hava soğuk olsa da gez.

İstikamet belli, uzun zamandır hayalini kuruyorum. Özledim. Beyoğlu’ndan önce Tünel’den Karaköy’e, Karaköy’den de şıp diye Bayazıd. Üniversite yıllarımda aklım. O anılara gidip geliyorum her 5 dakikada bir. Her yerde benzer şeyler aklıma geliyor. Millet kahvehanede okey oynarken ben Kapalıçarşı, Sultanahmet meydanı, müzelerde dolandım. Yalnız olmak da çok keyif veriyordu. Şimdi olduğu gibi.

Bugün yalnız değilim yanımda Özü de var. Kapalıçarşının mistik sokaklarında kaybedeceğiz kendimizi. Esnaf kapı önünde, 6 dil biliyor ama benim Türk olduğumu tutturamıyor. Çok eğlenceli.

Hemen hemen bütün sokaklarına girip çıktıktan sonra Fes kafe’de kahve molası veriyoruz. Bir kaç yıl önce tek başıma gelip içtiğim kahvenin tadını bu sefer bulamıyorum. Kapalıçarşı’yı sosyete keşfettiğinden beri doğallığını kaybetmiş Fes Kafe. Ne içtiğim kahve ne de Özlem’in çayı keyifliydi.

Eski dükkanlarla birlikte ismi İngilizceleştirilmiş yeni, tarz dükkanlar da yer almış çarşıda. Dhoku gibi. Hayal ettim dükkan sahibi olsam diye, sonra hayalime para yetiştiremedim. Kapattım konuyu. Ben yılda bir kere gezip tadını bu şekilde almalıyım Kapalıçarşı’nın.

Küpe beğendim ancak eskiden uygun fiyatlı aldığım güzelliklere bu sefer ulaşamadım. Ya da ben mi cimrileştim ne?

05. Oca, 2012

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Son yıllarda Viyana Filarmoni Orkestrasının “Yeni Yıl” konserini canlı izlemeyi adet edindim. Ancak bu yıl bunu gerçekleştiremedim.Hemen ertesi gün Allahtan youtube var da oradan tüm konseri izleyebildim. Ve o video beni tahrik etmekle meşgul şu an. Viyana gel diyor coşkuyla…YouTube Preview Image

16. Ara, 2011

Almanya demosu

Almanya demosu

Paris’i bitirdikten sonra civar ülkelerden birine birkaç günlük gezi yapalım diyoruz. İsviçre mi, Belçika mı, Hollanda mı derken kendimizi mitfahrzentrale.de sitesi ile Almanya’da buluyoruz. Malte ve Vanessa ile Paris’ten, Belçika üzerinden Aachen ve Köln’ü geziyoruz. Aslında tamamen yolları görüyoruz daha çok. Bol bol rüzgar değirmeni, geyik çıkabilir tabelaları. Otobanda sakin sakin arabalarını kullanan insanlar. Tertemiz benzinlikler ve sistem. Evet bu kelimeyle çok uzun zaman önce karşılaşmıştım, sistem. Orada bir “sistem” var. Her şey o sistem üzerinden yürüyor. İçim sistemsizlikten yana, yetiştirilişim sistemle kardeş. Bütün çelişkilerimin sebebi de bu. Kısa Almanya gezisi bu gerçeği idrak etmeme neden oldu.

Yemyeşil bir ülke düşünün, tertemiz. Hele bir gün güneyini görürsem aşık olacağım kesin. Fransa’ya ve diğer Avrupa ülkelerine göre benim hissettiğim daha içine dönük bir toplum Almanlar. Paris’te süpermarkette 20 dakika boyunca tarzını incelediğim hanımlar yok burada. Herkes daha düz, tarzdan uzak. Almanlar işte. Donuklar, ruh yok. Ha bir de hep yazılır çizilir ya Alman nüfusu çok yaşlı diye. Her yer yaşlı dolu, ellerinde tekerlekli yürüteçler, teyze rujunu sürmüş ancak yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil o kadar yaşlı, karşıdan karşıya geçiyor. Kafamı diğer tarafa çevirdiğimde benzerlerinden 10 tane daha görüyorum. Sanayi, düzen, zenginlik yerinde ancak yaşlı nüfus ile şu an Almanya geçmişte biriktirdiğini yiyiyor. Ha bir de Türkler, onlar olmazsa olmazları Almanya’nın. Neşe kaynağı, hareketin sebebi. O kadar çoklar ki, her an her yerde karşınıza çıkabiliyorlar. Bolca Türk restoranı var, kebapçılar… Sanmayın ki Yüzevler’deki Ali Nazik ile Fırat restoranındaki Ali Nazik aynı. Kebapçılar farklı tarz yaratmışlar burada.

Almanya özetimizden sonra ikinci günümüzde Bad Oeynhausen kasabasındaki termale gidiyoruz. Aslında bu termali çok daha detaylı anlatmak isterdim ancak yüzyüze olmamız ve mimiklerimin de yardım etmesi gerekiyor. Antalya’daki otellerden bilirsiniz, hamam, saunada Almanların rahatlığını. Devamını getirmiyorum… Termali bizim hizmet sektörümüz ile kıyaslayınca biz yine çok öndeyiz onu farkediyorum. Saunalar, sıcak havuzlar, jakuziler, su yatakları, her şey harika ancak serviste hiçbir numara yok. Güzel bir müzik ya da yeşil çay ikramı, tarz,  ya da yerleri sürekli moplayan bir temizlik görevlisi. Yok göremezsiniz. Burası bizde olsa diyorum. Kafamda planlar devam ediyor…

7/24 yaşayan bir şehrin insanın olarak aslında bu sakinlik beni etkiliyor. Sevdim Almanya’yı bir de Brötchen’i sevdim, süpermarketten turp rendesi almayı unuttum. Somon, brötchen ve turp rendesi çok iyi gidiyordu.

07. Ara, 2011

Bugün günlerden doğum günüm

Bugün günlerden doğum günüm

Tirilye, Mudanya

Her sene tamam bu sene bir şey yapmayacağım kocaman kız oldum diyorum. Her sene de 1 hafta öncesinden heyecanı başlıyor. Büyüyemeyen çocuk olunca insan sanırım ölene kadar böyle gidecek. Allah içimdeki çocuğu öldürmesin diyorum…

Bu sene farklı bir plan var. Aslında plan yok. Yine her şey spontane gelişiyor. Tülin diyor

-Ben yarın Bursa’dayım işim var.

Ben diyorum

-Acaba gelsem mi?

Tülin diyor,

-Düşünme bile, gel.

- E Özlem?

Onsuz da olmaz ki…

Tirilye, Mudanya

Sabah 07:00′de Yenikapı feribot iskelesinde buluşuyoruz. Hava soğuk, güneşli ancak içimi üşütüyor. Kalın giyindim. Boğazlı kazak, şal, eldiven, kaşe manto. Gün geçtikçe soğuğa karşı dayanıklılığım mı azalıyor ne? Sevmiyorum üşümeyi.

1,5 saat kadar süren bir konforlu feribot yolculuğu ile Mudanya’dayız. Telefonumu açar açmaz sms’leri facebook kutlamaları, what app yazışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Neden mi? Bugün benim doğum günüm.

Tülin bizi bekliyor. Hem de bir sürpriz ile. Araba bozulmuş, soğuk bir köftecide 3 saat kadar çekicinin gelmesini bekliyoruz. Çekicinin gelmesi ile arabasız kaldığımız yüzümüze soğuk kış güneşi ile birlikte çarpıyor. Napalım, nereye gidelim, nasıl gidelim? Minibüs? Taksi? Allah ne verdiyse.

Önce güzel bir kahvaltı ardından deniz manzarasına karşı Türk kahvesi. Garsona soruyoruz ne yapalım önümüzdeki saatlerde? Buraya kadar gelmişken Tirilye’ye gidin diyor. Hemen atlıyoruz taksiye 15 dakika sonra Tirilye’deyiz. Minicik bir balıkçı kasabası Tirilye. Tarihi, hoş bir dokusu var. Kış mevsimi ve hafta içi, sokaklar sakin. Hatta kimse yok sokaklarda. Kafamıza göre dar sokaklar arasında kayboluyoruz. Sevmiyorum soğuğu. Bir an önce bir yere girip ısınıp, bir şeyler yemeliyiz. Sahil balıkçılarla dolu. Ancak hepsinin içi boş. Birkaç balıkçı teknesi akşam üzeri avlanmaya çıkmak üzere son hazırlıklarını yapıyor. Aslında çok hüzünlü. Daha keyifli, neşeli olurum derken içim hüzün dolu. Diyorum ya sevmiyorum ben bu kışı. İnsan doğum günü tarihini de değiştiremiyor ki, her sene kış ayına denk geliyor mecburen. Allahtan bu sene yağmur yok. Güneşli, kuru bir soğuk var.

Balıkçıda karnımızı güzelce doyurup gündüz vakti de kafamızı şarapla mayhoş ettikten sonra İstanbul’a dönüş vakti geliyor. Günler kısa, ne kadar çabuk geçtiğini anlamadan feribota yetişiyoruz. Şarabın tadı damağımdan çok ruhumda. İstanbul’a varana kadar huzur içinde uyumamı sağlıyor.

Evet İrem bir doğum günün daha bitti. Seneye seni nerelerde göreceğiz kimbilir? …

22. Kas, 2011

İşte Benim Paris’im!

İşte Benim Paris’im!

Sayılı gün geldi çattı ve biz uçağa binmek üzereyiz. Nereye gittiğimin farkında değilim, henüz heyecan yok. Bekliyorum heyecanın beni bulmasını. Diğer taraftan da uçak korkum sebebi ile aman bir de onunla uğraşamam, rahatla İrem diyorum kendi kendime. O 3,5 saat nasıl geçti anlamadan yağmurlu bir Paris gününe iniyoruz. İnişten 10 dakika önce uçakta tanıştığım Parisli çiftten indiğimizde hangi trene binerek en kısa şekilde şehir merkezine ve otelimizin bulunduğu Republique bölgesine gideceğimizi öğreniyoruz. Orly havaalanı 50. yaşını bu sene kutluyor, biz de tebrik edip hızlıca tren ve akabinde metro maceramıza başlıyoruz. Her şey çok basit ve ben -kendi adıma söyleyeyim- çok çabuk adapte oluyorum. İleriki günlerde navigasyon İrem olarak ismimi değiştirecekler göreceksiniz. Metro oldukça anlaşılır, Londra gibi keşmekeş ve telaşlı değil. Daha rahat ama pis ve sidik kokusu maalesef ki keyif kaçırtıyor. Allahtan duraklar ve gidilecek mesafeler birbirine çok uzak değil. Ulaşım çok kolay. 12,5 Euro’ya aldığımız 10′lu biletler o kadar gezmemize rağmen 6 gün boyunca bize yetiyor da artıyor bile. Hatta bazı biletleri birkaç kez neden kullanabildiğimizi bir türlü çözemiyoruz.

Republique durağında indikten sonra metrodan yeryüzüne çıkıyoruz. Hava bizden önce yağmış, şimdi sanki kırkikinde yağmuru sonrasında güneşi parlatıyor. Elimizde adres var ancak büyük bir meydan, büyük bir heykel var ve her yerden bu heykele çıkan yollar. Bizim otel hangi caddede, hangi sokakta? Heykel etrafında koca bavullarla tam tur yaptıktan sonra ve birkaç yardımsever Parisli sayesinde otelimize kendimizi atıyoruz.

Paris’i gelmeden önce daha büyük hayal etmiştim ancak tahminimden çok daha küçük buluyorum. Ya da biz öyle büyük bir şehirde yaşıyoruz ki diğer her yer küçük geliyor gözümüze. Evvelinde otel araştırırken özellikle hep merkezi yerlere, Chalet bölgesine bakmıştım ancak o civarda ya da St.Germain’de rakamlar çok yüksek kalmıştı. Republique Hotel 10. bölgede, 2 yıldızlı, basit ancak kendine has özellikleri olan, ilk günden sonra daha da sevdiğimiz ve kesinlikle tavsiye ettiğimiz bir otel oluyor. Kısa bir yerleşim sonrasında güneş kaçmadan sokakta olmalıyız.

Elimizde bir Paris kitabı ancak eğer iPhone varsa çevrimdışı olarak da haritadan faydalanabilirsiniz. Sinyal ile sizin nerede olduğunuzu gösteriyor ve gitmek istediğiniz yeri kolaylıkla bulabiliyorsunuz. Biz de önce Opera binası, Concorde meydanı, Seine nehri kıyısında yürüyüş, o köprüden diğerine geçiş ile kendimizi Eyfel’in altında buluyoruz. Bugün çıkmayalım diyoruz, nasıl olsa önümüzde gün bol, başka zaman çıkarız. Olmuyor işte öyle, 2. geldiğimizde bizi sıçana çeviren yağmur nedeniyle de çıkamıyoruz ve Eyfel başka bir geziye kalıyor…

İlk akşam yemeğimiz otelimize yakın bir Amerikan mutfağı oluyor. Buffalo Grill, bir zincir restoran. Çok ahım şahım değil, kötü de sayılmaz. Doyurduk karnımızı, otele gidip dinlenmeliyiz ki 2. günümüzde bol bol gezebilelim. Ha bu arada grip olma gibi bir hataya da düşüyorum kendimi kollamayarak. Aldığım pek çok ilaç da işe yaramıyor ve birkaç gün sesim çıkmadan dolaşacağım Paris’te. Bazıları çok şanslı, konuşamayan bir karşı cins düşünsenize!

2. ve 3. günde Şanzelize (Champ Elysee),  St. Germain, Quartier Latin bölgesi, Notre Dame kilisesi. Klasik bir Paris gezisi yapıyoruz gibi görünse de biz ilgimizi çeken sokaklara dalıp, ilgimizi çeken restoranlarda saatlerce oturup, güzel şarap içip keyif yapıyoruz. Daha belki de gezilecek çok müze var, çok sanat galerisi ancak sadece Louvre Müzesi ki onu da kısa tur yapıp çıkıyoruz. Mona Lisa, antik Yunan’a ait Afrodit heykeli ve bir sürü İtalyan ressamın eserleri yetiyor. Birkaç da fotoğraf, işlem tamam. Aklımız çünkü sokaklarda, Parisien olmakta. Şarap butiğinde şarabımızı yudumlarken şık giyimli, tarz sahibi ,zarif hanımları inceleyerek, hayatın anlamını kavramaya çalışmak, çakırkeyf vaziyette…

Cuma akşamı da Sacre Ceur’da vaktimizi sokak müzisyenleri ile geçiriyoruz. Süpermarketten aldığımız biralar,  Paris ayaklarımızın altında ve güzel müzik. Hava da ısırmasa tam olacak. Gidip Moulin Rouge civarında Montmartre’de yemek yemeliyiz.  Güzel bir yemeğin ardından otele gidip biraz dinlenip gece geç saatte eğlenmeye çıkma planındayız ama ben biliyorum sıcak yatak bana bakacak ve ben dans yerine sıcacık yatağa kıvrılmayı tercih edeceğim. Nitekim aynen öyle oluyor. Ertesi sabah erken kalkıp Disneyland’a gidebiliriz ne dersiniz?

Disneyland hevesim yok aslında. Orhan çok istiyor ve Paris dışına çıkmak keyifli olabilir düşüncesi ile atlıyoruz trene. Tam bir Amerikan rüyası Disneyland. Pazarlama ve mimari harikası. Yılbaşı yaklaştığı için süslemeler her yerde, hatta bir ara Amerikan marşını bile duyduk. Avrupa’nın göbeğinde yapay bir Amerikan duygusu. Sevdim mi? Eh, bir daha gider miyim? Çocuğum olduğunda herhalde. Ama o da şart değil, köye götürmeyi tercih ederim. Tüm günümüz orada geçiyor, akşam otele dönüp yine gece dışarı çıkma planındayız. Ben biliyorum ne olacak:)

Paris’e gelmeden önce pek çok kişi 5 günün çok uzun olduğunu söylemişti ancak bana yetmedi, tam şehri yaşamak, anlamak, hissetmek için 5 gün nedir ki?

Paris’te sevmediklerimiz, klasik kahvaltıları oldu. Bir Türk onunla asla doymaz. Ha bir de ne akıllı milletiz biz, taharet musluğunu icat edene dua ettik durduk tüm seyahat boyunca.

En sevdiğim ise, Paris’te Kasım’da aşktı…

20. Eki, 2011

Bekle beni Paris!

Bekle beni Paris!

Aylar önce Pegasus’tan komik fiyata aldığım uçak biletinin  günü ve saati yaklaşıyor. Ekipten firelerimiz var. Ama yeni eklenen  de. Çok heyecanlıyım. Güzel ve yeni bir seyahat beni bekliyor. Bavuluma neler koyacağımın hayallerini kurmaya başladım  bile. 6 kocaman gün geçecek Paris’te.

Bu süreçte keşfettiklerimi hemen sıralayayım. Paris’te konaklama için oteller oldukça pahalı ve web sitelerinden anlaşıldığı üzere ahım şahım değiller. İyi bir otelin fiyatı çok yüksek. Ama kalabalık gidiliyorsa otelden daha avantajlı olabilecek kısa dönem ev kiralama yapılabilir. Bunun için de www.parisattitude.com sitesi son derece tatmin edici. Sorularınıza da çok hızlı yanıt veren bir site. Biz onu da düşündük ancak sonra ekip fire verince vazgeçtik. Bir de www.otelkiyas.la sitesinden otelleri çok kolay bulabiliyorsunuz. Rakam ve bölgeye göre, pek çok online rezervasyon sitesinin toplamı gibi bir şey. Neyse ben biraz haritada kaybolmalıyım 2 haftaya bol fotoğraf ve inşallah iyi duygularla geri geleceğim. Öptüm!

08. Ağu, 2011

Sinop’ta geçen 25 saat

Sinop’ta geçen 25 saat

Yarım saatlik bir öğle üzeri kestirmesi gibi  Sinop gezim. Gerçek olduğunu ara ara fotoğraflara  bakarak anlıyorum.

Öncesinde nereden çıktı bu Sinop? Çok basit, Gözde izinde Sinop’ta olacağız dedi. Geliyorum dedim ve o an aldım uçak biletimi. Sadece THY uçuyor Sinop’a ve günde 1 uçak var.

Zaman çabuk geçiyor ve Sinop yolundayım. Öğlen olmadan inmiş oluyorum küçücük havalimanına. Gözde ve Nadir beni alıyorlar. Şanslıyım ki araba var ve yine şehri çok iyi bilen gönüllü rehberlerim de. O nedenle çok fazla araştırmadan buradayım. Kendimi Gözde’ye teslim ediyorum. Önce Hamsilos, Akliman, fiyord, İnceburun. Burası Türkiye mi dedirtiyor insana.  Masmavi bir deniz, karanın içine girmiş, yemyeşil, sık çam ağaçları eşlik ediyor. Tatsız bir Bodrum tatili geçirmişim 3-5 gün evvelinde ve neden böyle bir yere gelmedim ki diye sorguluyorum kendimi. Bol fotoğraf çekip, havanın da sıcak olması sebebiyle denize, Antik Otel’in plajına geçiyoruz. Deniz gözlüğüm yok yanımda ancak unutma İrem Karadeniz’desin. Gözün tuzlu sudan yanmayacak ki! Sinop için Karadeniz’in Antalya’sı diyebilirim. Rus popülasyonu açısından değil de sayfiye yeri olması, Karadenizlilerin tatil için Sinop’u seçmesi vs vs…

Deniz molamızdan sonra şehri gezmeye başlıyoruz. İlk hedefimiz Sinop Tarihi Cezaevi. Giriş 3 TL. Ünlülerin burada tutuklu ve sürgün hayatı sürmesi ve geçtiğimiz yıllardaki “Parmaklıklar Ardında” isimli dizi sebebiyle oldukça popüler. Kimler mi yatmış bu cezaevinde? Refik Halit Karay, Burhan Felek, Mustafa Suphi, Korcan, Aldırma Gönül şarkısı ile Sabahattin Ali… Ürkütücü, hüzünlü, düşündürücü, üzücü. Üzücü çünkü her yerde, duvarlarda saçma sapan sonradan yapılmış yazılar. Kadınlar bölümündeki hamamda yoğun çiş kokusu. Üzücü, utanç verici.

Cezaevi gezimizden sonra küçük bir yarımada kenti olan Sinop’un en yüksek yerine diğer anlamda her Karadeniz şehrinde olduğu gibi Boztepe’ye çıkıyoruz. Evler küçük şehirle orantısız şekilde lüksleşiyor. Manzara muazzam, kendini rüzgara teslim etmiş şahinler uçuyor tepemizde. Çılgın olduklarını düşünüyorum. Fotoğraflamak çok güç.

Çay içebileceğimiz ve şehre tamamen hakim Şahin tepesine geldikten sonra bu sefer hava bizi küstürüyor. Sinop’un üstünde kocaman gri bir bulut var ve şehri karanlık gösteriyor. Şans işte.

Aklımda hep ya kışın? sorusu var. Ege’de tabi böyle bir duygu yok. Ege sanki sadece yazı yaşıyor. Sinop’un kışının soğuk, yağmurlu ve daha da hüzünlü olacağını hayal ediyorum. O nedenle en uygun zamanda gelmişim diyorum.

Gözde’nin anneannesi bizi bekliyor evde. Mısır unundan pasta yapacak çünkü. Ben de çok merak ediyorum nasıl bir şey olacak. Şehrin göbeğinde ferah mı ferah bir ev. Her odada ışık hüzmeleri. Mısır unu ile suyu tencerede kavurup yanına da yağda yumurta ama adı pasta. Lezzet şahane, kocaman bir tepside. Ayran ile süper oluyor.

Çayı terasta Karadeniz’e bakıp iç geçirerek yudumluyoruz. Bir ara anneanne bana soruyor nerelisin diye. Trakyalıyım diyince kısa bir süre uzaklara dalıyor. Ardından Gözde anlatıyor 83 yaşındaki bu kadının neden gözlerin uzaklara gidip, düşüncelere dalmasını… Özeti bile bu kitap olur dedirtiyor. Başka sefere dinleme cihazı ile gelip anneanneyi konuşturma planlarım yok değil.

Sinop’ta ilginç bir kent bir defa hiç trafik ışığı yok ve hiç korna sesi de! Medeni bir şehir. İnsanları güzel. Dede de diyor ki ne de olsa batı burası! Doğu Karadeniz’le sakın kıyaslama diyor. Batının batısından gelen birini gülümsetiyor bu cümle.

Gece sahilde yürüyüş, bir barda bir kadeh ile bitiyor. Aslında balkonda oturup çekirdek yemek ve gelen geçene bakmak da hayallerim arasındaydı.

Sinop’ta saydıklarım dışında kale, Arkeoloji müzesi, Selçuklu mimarisinin belirgin olduğu camiler gezilebilir. 1 günde hepsi biter üstüne güzel de bir yemek yenir.

Toplam 15 sayfa, 2. sayfa gösteriliyor.12345...10...Son »