Archive | Gezi RSS feed for this section
16. Şub, 2012

Çerçeve yok, içindesin… Sen Van Gogh’sun…

Çerçeve yok, içindesin… Sen Van Gogh’sun…

Öyle bir sergi bu işte, ona çok yakın hatta kendini onun gibi hissettiğin bir sergi. Van Gogh Alive!

Aslında önce Florian sayesinde Paul Gauguin’e hayranlığım başlamıştı. Ve onun hayatı, ailesini bırakıp Tahiti’ye kaçması. Ve Van Gogh ile arkadaşlıkları, Vincent’ın kulağını kesmesinin sebebi, kavgaları…

Sonra  Amsterdam‘da Van Gogh müzesi gezisi. Onun inişli çıkışlı, depresif, narin karakteri. Bu hallerini resimlerine, çizgilerine hatta fırça darbelerine bile yansıtışı. Hayatının trajik noktaları onun büyüklüğüne neden oluşu. Kardeşi Theo ile olan yakın ilişkisi. Peş peşe ölümleri, yan yana mezarları…

Ve Van Gogh İstanbul’da. “Alive!” adıyla. Simsiyah bir salon, kocaman duvarlara projeksiyonlarla yansıtılan eserler, peşi sıra hareket edişleri ve muazzam müzik. Pek çok duyuya birden hitap ettiği için içeri girer girmez duygulanıyorum. Çok mutluyum. Mutluluktan gözlerim doluyor. Ağlayabilirim ve saatlerimi orada geçirebilirim. Nereye bakacağımı şaşırıyorum. Bu kadar etkilendiğim başka bir sergi oldu mu diye düşünüyorum, henüz aklıma gelen bir şey yok.

Abdi İbrahim 100. yılı sebebi ile bu sergi ile istanbulluları buluşturuyor. İçeride İstanbullular ile birlikte Türkiye’de yaşayan yabancılar ve bolca da turist var.

Sergi heyecan verici. Sakın kaçırmayın, 15 Mayıs’a kadar Antrepo 3. binada. Sonbaharda da Ankara’da.

Aç gideceklere özel not: Sergi sonrası Karaköy Lokantasına gidip Hünkar Beğendi yemeye ne dersiniz?

09. Şub, 2012

Kapalıçarşı Gözüm Sana Aşık

Kapalıçarşı Gözüm Sana Aşık

Soğuk bir kış günü. Hem de ne kış! Kat kat giyinip sokaklardayım. Uzun zaman olmuş böyle kendimi özgür hissetmeyeli. Ayağımda botlar, sırt çantam, berem, eldivenim, cebimde İstanbul kart’ım. Gez babam gez, hava soğuk olsa da gez.

İstikamet belli, uzun zamandır hayalini kuruyorum. Özledim. Beyoğlu’ndan önce Tünel’den Karaköy’e, Karaköy’den de şıp diye Bayazıd. Üniversite yıllarımda aklım. O anılara gidip geliyorum her 5 dakikada bir. Her yerde benzer şeyler aklıma geliyor. Millet kahvehanede okey oynarken ben Kapalıçarşı, Sultanahmet meydanı, müzelerde dolandım. Yalnız olmak da çok keyif veriyordu. Şimdi olduğu gibi.

Bugün yalnız değilim yanımda Özü de var. Kapalıçarşının mistik sokaklarında kaybedeceğiz kendimizi. Esnaf kapı önünde, 6 dil biliyor ama benim Türk olduğumu tutturamıyor. Çok eğlenceli.

Hemen hemen bütün sokaklarına girip çıktıktan sonra Fes kafe’de kahve molası veriyoruz. Bir kaç yıl önce tek başıma gelip içtiğim kahvenin tadını bu sefer bulamıyorum. Kapalıçarşı’yı sosyete keşfettiğinden beri doğallığını kaybetmiş Fes Kafe. Ne içtiğim kahve ne de Özlem’in çayı keyifliydi.

Eski dükkanlarla birlikte ismi İngilizceleştirilmiş yeni, tarz dükkanlar da yer almış çarşıda. Dhoku gibi. Hayal ettim dükkan sahibi olsam diye, sonra hayalime para yetiştiremedim. Kapattım konuyu. Ben yılda bir kere gezip tadını bu şekilde almalıyım Kapalıçarşı’nın.

Küpe beğendim ancak eskiden uygun fiyatlı aldığım güzelliklere bu sefer ulaşamadım. Ya da ben mi cimrileştim ne?

05. Oca, 2012

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Son yıllarda Viyana Filarmoni Orkestrasının “Yeni Yıl” konserini canlı izlemeyi adet edindim. Ancak bu yıl bunu gerçekleştiremedim.Hemen ertesi gün Allahtan youtube var da oradan tüm konseri izleyebildim. Ve o video beni tahrik etmekle meşgul şu an. Viyana gel diyor coşkuyla…YouTube Preview Image

16. Ara, 2011

Almanya demosu

Almanya demosu

Paris’i bitirdikten sonra civar ülkelerden birine birkaç günlük gezi yapalım diyoruz. İsviçre mi, Belçika mı, Hollanda mı derken kendimizi www.mitfahrzentrale.de sitesi ile Almanya’da buluyoruz. Malte ve Vanessa ile Paris’ten, Belçika üzerinden Aachen ve Köln’ü geziyoruz. Aslında tamamen yolları görüyoruz daha çok. Bol bol rüzgar değirmeni, geyik çıkabilir tabelaları. Otobanda sakin sakin arabalarını kullanan insanlar. Tertemiz benzinlikler ve sistem. Evet bu kelimeyle çok uzun zaman önce karşılaşmıştım, sistem. Orada bir “sistem” var. Her şey o sistem üzerinden yürüyor. İçim sistemsizlikten yana, yetiştirilişim sistemle kardeş. Bütün çelişkilerimin sebebi de bu. Kısa Almanya gezisi bu gerçeği idrak etmeme neden oldu.

Yemyeşil bir ülke düşünün, tertemiz. Hele bir gün güneyini görürsem aşık olacağım kesin. Fransa’ya ve diğer Avrupa ülkelerine göre benim hissettiğim daha içine dönük bir toplum Almanlar. Paris’te süpermarkette 20 dakika boyunca tarzını incelediğim hanımlar yok burada. Herkes daha düz, tarzdan uzak. Almanlar işte. Donuklar, ruh yok. Ha bir de hep yazılır çizilir ya Alman nüfusu çok yaşlı diye. Her yer yaşlı dolu, ellerinde tekerlekli yürüteçler, teyze rujunu sürmüş ancak yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil o kadar yaşlı, karşıdan karşıya geçiyor. Kafamı diğer tarafa çevirdiğimde benzerlerinden 10 tane daha görüyorum. Sanayi, düzen, zenginlik yerinde ancak yaşlı nüfus ile şu an Almanya geçmişte biriktirdiğini yiyiyor. Ha bir de Türkler, onlar olmazsa olmazları Almanya’nın. Neşe kaynağı, hareketin sebebi. O kadar çoklar ki, her an her yerde karşınıza çıkabiliyorlar. Bolca Türk restoranı var, kebapçılar… Sanmayın ki Yüzevler’deki Ali Nazik ile Fırat restoranındaki Ali Nazik aynı. Kebapçılar farklı tarz yaratmışlar burada.

Almanya özetimizden sonra ikinci günümüzde Bad Oeynhausen kasabasındaki termale gidiyoruz. Aslında bu termali çok daha detaylı anlatmak isterdim ancak yüzyüze olmamız ve mimiklerimin de yardım etmesi gerekiyor. Antalya’daki otellerden bilirsiniz, hamam, saunada Almanların rahatlığını. Devamını getirmiyorum… Termali bizim hizmet sektörümüz ile kıyaslayınca biz yine çok öndeyiz onu farkediyorum. Saunalar, sıcak havuzlar, jakuziler, su yatakları, her şey harika ancak serviste hiçbir numara yok. Güzel bir müzik ya da yeşil çay ikramı, tarz,  ya da yerleri sürekli moplayan bir temizlik görevlisi. Yok göremezsiniz. Burası bizde olsa diyorum. Kafamda planlar devam ediyor…

7/24 yaşayan bir şehrin insanın olarak aslında bu sakinlik beni etkiliyor. Sevdim Almanya’yı bir de Brötchen’i sevdim, süpermarketten turp rendesi almayı unuttum. Somon, brötchen ve turp rendesi çok iyi gidiyordu.

07. Ara, 2011

Bugün günlerden doğum günüm

Bugün günlerden doğum günüm

Tirilye, Mudanya

Her sene tamam bu sene bir şey yapmayacağım kocaman kız oldum diyorum. Her sene de 1 hafta öncesinden heyecanı başlıyor. Büyüyemeyen çocuk olunca insan sanırım ölene kadar böyle gidecek. Allah içimdeki çocuğu öldürmesin diyorum…

Bu sene farklı bir plan var. Aslında plan yok. Yine her şey spontane gelişiyor. Tülin diyor

-Ben yarın Bursa’dayım işim var.

Ben diyorum

-Acaba gelsem mi?

Tülin diyor,

-Düşünme bile, gel.

- E Özlem?

Onsuz da olmaz ki…

Tirilye, Mudanya

Sabah 07:00′de Yenikapı feribot iskelesinde buluşuyoruz. Hava soğuk, güneşli ancak içimi üşütüyor. Kalın giyindim. Boğazlı kazak, şal, eldiven, kaşe manto. Gün geçtikçe soğuğa karşı dayanıklılığım mı azalıyor ne? Sevmiyorum üşümeyi.

1,5 saat kadar süren bir konforlu feribot yolculuğu ile Mudanya’dayız. Telefonumu açar açmaz sms’leri facebook kutlamaları, what app yazışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Neden mi? Bugün benim doğum günüm.

Tülin bizi bekliyor. Hem de bir sürpriz ile. Araba bozulmuş, soğuk bir köftecide 3 saat kadar çekicinin gelmesini bekliyoruz. Çekicinin gelmesi ile arabasız kaldığımız yüzümüze soğuk kış güneşi ile birlikte çarpıyor. Napalım, nereye gidelim, nasıl gidelim? Minibüs? Taksi? Allah ne verdiyse.

Önce güzel bir kahvaltı ardından deniz manzarasına karşı Türk kahvesi. Garsona soruyoruz ne yapalım önümüzdeki saatlerde? Buraya kadar gelmişken Tirilye’ye gidin diyor. Hemen atlıyoruz taksiye 15 dakika sonra Tirilye’deyiz. Minicik bir balıkçı kasabası Tirilye. Tarihi, hoş bir dokusu var. Kış mevsimi ve hafta içi, sokaklar sakin. Hatta kimse yok sokaklarda. Kafamıza göre dar sokaklar arasında kayboluyoruz. Sevmiyorum soğuğu. Bir an önce bir yere girip ısınıp, bir şeyler yemeliyiz. Sahil balıkçılarla dolu. Ancak hepsinin içi boş. Birkaç balıkçı teknesi akşam üzeri avlanmaya çıkmak üzere son hazırlıklarını yapıyor. Aslında çok hüzünlü. Daha keyifli, neşeli olurum derken içim hüzün dolu. Diyorum ya sevmiyorum ben bu kışı. İnsan doğum günü tarihini de değiştiremiyor ki, her sene kış ayına denk geliyor mecburen. Allahtan bu sene yağmur yok. Güneşli, kuru bir soğuk var.

Balıkçıda karnımızı güzelce doyurup gündüz vakti de kafamızı şarapla mayhoş ettikten sonra İstanbul’a dönüş vakti geliyor. Günler kısa, ne kadar çabuk geçtiğini anlamadan feribota yetişiyoruz. Şarabın tadı damağımdan çok ruhumda. İstanbul’a varana kadar huzur içinde uyumamı sağlıyor.

Evet İrem bir doğum günün daha bitti. Seneye seni nerelerde göreceğiz kimbilir? …