Archive | Yurtdışı RSS feed for this section
05. Oca, 2012

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Viyana bir video ile beni çağırırsa…

Son yıllarda Viyana Filarmoni Orkestrasının “Yeni Yıl” konserini canlı izlemeyi adet edindim. Ancak bu yıl bunu gerçekleştiremedim.Hemen ertesi gün Allahtan youtube var da oradan tüm konseri izleyebildim. Ve o video beni tahrik etmekle meşgul şu an. Viyana gel diyor coşkuyla…YouTube Preview Image

16. Ara, 2011

Almanya demosu

Almanya demosu

Paris’i bitirdikten sonra civar ülkelerden birine birkaç günlük gezi yapalım diyoruz. İsviçre mi, Belçika mı, Hollanda mı derken kendimizi www.mitfahrzentrale.de sitesi ile Almanya’da buluyoruz. Malte ve Vanessa ile Paris’ten, Belçika üzerinden Aachen ve Köln’ü geziyoruz. Aslında tamamen yolları görüyoruz daha çok. Bol bol rüzgar değirmeni, geyik çıkabilir tabelaları. Otobanda sakin sakin arabalarını kullanan insanlar. Tertemiz benzinlikler ve sistem. Evet bu kelimeyle çok uzun zaman önce karşılaşmıştım, sistem. Orada bir “sistem” var. Her şey o sistem üzerinden yürüyor. İçim sistemsizlikten yana, yetiştirilişim sistemle kardeş. Bütün çelişkilerimin sebebi de bu. Kısa Almanya gezisi bu gerçeği idrak etmeme neden oldu.

Yemyeşil bir ülke düşünün, tertemiz. Hele bir gün güneyini görürsem aşık olacağım kesin. Fransa’ya ve diğer Avrupa ülkelerine göre benim hissettiğim daha içine dönük bir toplum Almanlar. Paris’te süpermarkette 20 dakika boyunca tarzını incelediğim hanımlar yok burada. Herkes daha düz, tarzdan uzak. Almanlar işte. Donuklar, ruh yok. Ha bir de hep yazılır çizilir ya Alman nüfusu çok yaşlı diye. Her yer yaşlı dolu, ellerinde tekerlekli yürüteçler, teyze rujunu sürmüş ancak yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil o kadar yaşlı, karşıdan karşıya geçiyor. Kafamı diğer tarafa çevirdiğimde benzerlerinden 10 tane daha görüyorum. Sanayi, düzen, zenginlik yerinde ancak yaşlı nüfus ile şu an Almanya geçmişte biriktirdiğini yiyiyor. Ha bir de Türkler, onlar olmazsa olmazları Almanya’nın. Neşe kaynağı, hareketin sebebi. O kadar çoklar ki, her an her yerde karşınıza çıkabiliyorlar. Bolca Türk restoranı var, kebapçılar… Sanmayın ki Yüzevler’deki Ali Nazik ile Fırat restoranındaki Ali Nazik aynı. Kebapçılar farklı tarz yaratmışlar burada.

Almanya özetimizden sonra ikinci günümüzde Bad Oeynhausen kasabasındaki termale gidiyoruz. Aslında bu termali çok daha detaylı anlatmak isterdim ancak yüzyüze olmamız ve mimiklerimin de yardım etmesi gerekiyor. Antalya’daki otellerden bilirsiniz, hamam, saunada Almanların rahatlığını. Devamını getirmiyorum… Termali bizim hizmet sektörümüz ile kıyaslayınca biz yine çok öndeyiz onu farkediyorum. Saunalar, sıcak havuzlar, jakuziler, su yatakları, her şey harika ancak serviste hiçbir numara yok. Güzel bir müzik ya da yeşil çay ikramı, tarz,  ya da yerleri sürekli moplayan bir temizlik görevlisi. Yok göremezsiniz. Burası bizde olsa diyorum. Kafamda planlar devam ediyor…

7/24 yaşayan bir şehrin insanın olarak aslında bu sakinlik beni etkiliyor. Sevdim Almanya’yı bir de Brötchen’i sevdim, süpermarketten turp rendesi almayı unuttum. Somon, brötchen ve turp rendesi çok iyi gidiyordu.

22. Kas, 2011

İşte Benim Paris’im!

İşte Benim Paris’im!

Sayılı gün geldi çattı ve biz uçağa binmek üzereyiz. Nereye gittiğimin farkında değilim, henüz heyecan yok. Bekliyorum heyecanın beni bulmasını. Diğer taraftan da uçak korkum sebebi ile aman bir de onunla uğraşamam, rahatla İrem diyorum kendi kendime. O 3,5 saat nasıl geçti anlamadan yağmurlu bir Paris gününe iniyoruz. İnişten 10 dakika önce uçakta tanıştığım Parisli çiftten indiğimizde hangi trene binerek en kısa şekilde şehir merkezine ve otelimizin bulunduğu Republique bölgesine gideceğimizi öğreniyoruz. Orly havaalanı 50. yaşını bu sene kutluyor, biz de tebrik edip hızlıca tren ve akabinde metro maceramıza başlıyoruz. Her şey çok basit ve ben -kendi adıma söyleyeyim- çok çabuk adapte oluyorum. İleriki günlerde navigasyon İrem olarak ismimi değiştirecekler göreceksiniz. Metro oldukça anlaşılır, Londra gibi keşmekeş ve telaşlı değil. Daha rahat ama pis ve sidik kokusu maalesef ki keyif kaçırtıyor. Allahtan duraklar ve gidilecek mesafeler birbirine çok uzak değil. Ulaşım çok kolay. 12,5 Euro’ya aldığımız 10′lu biletler o kadar gezmemize rağmen 6 gün boyunca bize yetiyor da artıyor bile. Hatta bazı biletleri birkaç kez neden kullanabildiğimizi bir türlü çözemiyoruz.

Republique durağında indikten sonra metrodan yeryüzüne çıkıyoruz. Hava bizden önce yağmış, şimdi sanki kırkikinde yağmuru sonrasında güneşi parlatıyor. Elimizde adres var ancak büyük bir meydan, büyük bir heykel var ve her yerden bu heykele çıkan yollar. Bizim otel hangi caddede, hangi sokakta? Heykel etrafında koca bavullarla tam tur yaptıktan sonra ve birkaç yardımsever Parisli sayesinde otelimize kendimizi atıyoruz.

Paris’i gelmeden önce daha büyük hayal etmiştim ancak tahminimden çok daha küçük buluyorum. Ya da biz öyle büyük bir şehirde yaşıyoruz ki diğer her yer küçük geliyor gözümüze. Evvelinde otel araştırırken özellikle hep merkezi yerlere, Chalet bölgesine bakmıştım ancak o civarda ya da St.Germain’de rakamlar çok yüksek kalmıştı. Republique Hotel 10. bölgede, 2 yıldızlı, basit ancak kendine has özellikleri olan, ilk günden sonra daha da sevdiğimiz ve kesinlikle tavsiye ettiğimiz bir otel oluyor. Kısa bir yerleşim sonrasında güneş kaçmadan sokakta olmalıyız.

Elimizde bir Paris kitabı ancak eğer iPhone varsa çevrimdışı olarak da haritadan faydalanabilirsiniz. Sinyal ile sizin nerede olduğunuzu gösteriyor ve gitmek istediğiniz yeri kolaylıkla bulabiliyorsunuz. Biz de önce Opera binası, Concorde meydanı, Seine nehri kıyısında yürüyüş, o köprüden diğerine geçiş ile kendimizi Eyfel’in altında buluyoruz. Bugün çıkmayalım diyoruz, nasıl olsa önümüzde gün bol, başka zaman çıkarız. Olmuyor işte öyle, 2. geldiğimizde bizi sıçana çeviren yağmur nedeniyle de çıkamıyoruz ve Eyfel başka bir geziye kalıyor…

İlk akşam yemeğimiz otelimize yakın bir Amerikan mutfağı oluyor. Buffalo Grill, bir zincir restoran. Çok ahım şahım değil, kötü de sayılmaz. Doyurduk karnımızı, otele gidip dinlenmeliyiz ki 2. günümüzde bol bol gezebilelim. Ha bu arada grip olma gibi bir hataya da düşüyorum kendimi kollamayarak. Aldığım pek çok ilaç da işe yaramıyor ve birkaç gün sesim çıkmadan dolaşacağım Paris’te. Bazıları çok şanslı, konuşamayan bir karşı cins düşünsenize!

2. ve 3. günde Şanzelize (Champ Elysee),  St. Germain, Quartier Latin bölgesi, Notre Dame kilisesi. Klasik bir Paris gezisi yapıyoruz gibi görünse de biz ilgimizi çeken sokaklara dalıp, ilgimizi çeken restoranlarda saatlerce oturup, güzel şarap içip keyif yapıyoruz. Daha belki de gezilecek çok müze var, çok sanat galerisi ancak sadece Louvre Müzesi ki onu da kısa tur yapıp çıkıyoruz. Mona Lisa, antik Yunan’a ait Afrodit heykeli ve bir sürü İtalyan ressamın eserleri yetiyor. Birkaç da fotoğraf, işlem tamam. Aklımız çünkü sokaklarda, Parisien olmakta. Şarap butiğinde şarabımızı yudumlarken şık giyimli, tarz sahibi ,zarif hanımları inceleyerek, hayatın anlamını kavramaya çalışmak, çakırkeyf vaziyette…

Cuma akşamı da Sacre Ceur’da vaktimizi sokak müzisyenleri ile geçiriyoruz. Süpermarketten aldığımız biralar,  Paris ayaklarımızın altında ve güzel müzik. Hava da ısırmasa tam olacak. Gidip Moulin Rouge civarında Montmartre’de yemek yemeliyiz.  Güzel bir yemeğin ardından otele gidip biraz dinlenip gece geç saatte eğlenmeye çıkma planındayız ama ben biliyorum sıcak yatak bana bakacak ve ben dans yerine sıcacık yatağa kıvrılmayı tercih edeceğim. Nitekim aynen öyle oluyor. Ertesi sabah erken kalkıp Disneyland’a gidebiliriz ne dersiniz?

Disneyland hevesim yok aslında. Orhan çok istiyor ve Paris dışına çıkmak keyifli olabilir düşüncesi ile atlıyoruz trene. Tam bir Amerikan rüyası Disneyland. Pazarlama ve mimari harikası. Yılbaşı yaklaştığı için süslemeler her yerde, hatta bir ara Amerikan marşını bile duyduk. Avrupa’nın göbeğinde yapay bir Amerikan duygusu. Sevdim mi? Eh, bir daha gider miyim? Çocuğum olduğunda herhalde. Ama o da şart değil, köye götürmeyi tercih ederim. Tüm günümüz orada geçiyor, akşam otele dönüp yine gece dışarı çıkma planındayız. Ben biliyorum ne olacak:)

Paris’e gelmeden önce pek çok kişi 5 günün çok uzun olduğunu söylemişti ancak bana yetmedi, tam şehri yaşamak, anlamak, hissetmek için 5 gün nedir ki?

Paris’te sevmediklerimiz, klasik kahvaltıları oldu. Bir Türk onunla asla doymaz. Ha bir de ne akıllı milletiz biz, taharet musluğunu icat edene dua ettik durduk tüm seyahat boyunca.

En sevdiğim ise, Paris’te Kasım’da aşktı…

20. Eki, 2011

Bekle beni Paris!

Bekle beni Paris!

Aylar önce Pegasus’tan komik fiyata aldığım uçak biletinin  günü ve saati yaklaşıyor. Ekipten firelerimiz var. Ama yeni eklenen  de. Çok heyecanlıyım. Güzel ve yeni bir seyahat beni bekliyor. Bavuluma neler koyacağımın hayallerini kurmaya başladım  bile. 6 kocaman gün geçecek Paris’te.

Bu süreçte keşfettiklerimi hemen sıralayayım. Paris’te konaklama için oteller oldukça pahalı ve web sitelerinden anlaşıldığı üzere ahım şahım değiller. İyi bir otelin fiyatı çok yüksek. Ama kalabalık gidiliyorsa otelden daha avantajlı olabilecek kısa dönem ev kiralama yapılabilir. Bunun için de www.parisattitude.com sitesi son derece tatmin edici. Sorularınıza da çok hızlı yanıt veren bir site. Biz onu da düşündük ancak sonra ekip fire verince vazgeçtik. Bir de www.otelkiyas.la sitesinden otelleri çok kolay bulabiliyorsunuz. Rakam ve bölgeye göre, pek çok online rezervasyon sitesinin toplamı gibi bir şey. Neyse ben biraz haritada kaybolmalıyım 2 haftaya bol fotoğraf ve inşallah iyi duygularla geri geleceğim. Öptüm!

10. Tem, 2011

Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Aynen yukarıda yazdığım gibi. Ucuz bilet alıp yanlış saatteki trene binersen kondüktör seni ilk durakta indirir ve bahaneyle bir Hollanda kenti daha görürsün. Kötü mü oldu? Yoo ben aksine böyle durumlarda hep inanırım başka güzelliklerin beni bulması üzerine bunların özel planlar olduğuna.

Rotterdam

Niyetimiz Amsterdam’dan Brüksel’e geçmek. Trenle 3 saat sürecek bir yolculuk, yorucu olmayacak bir gezi ve de Avrupa’da tren yolculuğunun keyfini sevdiğim için koşa koşa sabah 7′de garda buluyoruz kendimizi. Saniye sekmeden hareket eden bir tren… Kasabalardan sonra önce Den Haag diğer ismi ile Lahey. O saate kadar kondüktör yok ortalıkta. Geldiği anda da bize diyor ki “Bu biletle sabah 9′dan önceki trenlere binemezsiniz. İlk durakta inip 2 saat kadar oyalanıp daha sonra gelecek olan trene binebilirsiniz.” “E ne yapacağız biz?” dediğimde “Rotterdam’da kahve içtiniz mi hiç?” diyor. Böylelikle pek çok büyük markanın Avrupa ana merkezinin olduğu Amsterdam’a göre daha farklı olan bir Hollanda kentini gezme şansımız doğuyor. Şikayetçi miyiz? Hayır. Tek sorun şu ki saat 8, tren istasyonundaki büfeler dışında açık bir yer görünmüyor. Ofislerine gitmek için bisikletlerine binmiş 3-5 kişi dışında sokaklar bomboş. Şuursuzca sadece hislerimize göre yürüyoruz. Elde harita da yok. Açık bir kafeden kahvemizi alıp yürümeye devam ediyoruz. Şehir merkezi nerede, ya da deniz, nehir bir şey var mı onu da bilmiyoruz. Neyse ki İstanbul gibi bir şehirden sonra diğer her yer çok kolay geliyor ve sahile ulaşıp hareketlenen şehri izliyoruz. Sahil dediğim de sular, kanallar içinde bir ülke düşünün, hangisi deniz kenarı, hangisi nehir, kanal belli değil. Her yer su!

Rotterdam

Rotterdam’da keyifli bir balkon

Biraz dinlenme, biraz fotoğraf çektikten sonra neredeyse 2 saat doluyor ve asıl hedefimiz Brüksel olduğu için yeniden tren istasyonuna doğru yürüyoruz. Treni ucu ucuna yakalayıp, geri kalan 2 saatlik yolu da etrafı inceleyerek, rayların kenarında kalan hayatlara bakarak geçiriyoruz.

Brüksel ile ilgili aklımda açıkçası çok bir şey yok. Herkesin bildikleri dışında. Araştırma da yapmadım hiç. Yine spontane olacak. Ne güzel! Trenden iner inmez turist informasyon ofisini bulup, bizimle ilgilenen sevimli gay çalışana soruyorum: 1.si az vaktimiz var, ne yapalım? ne yiyelim? ne satın alalım? Burada ucuz ne var? Cevaplar; “Arka sokak zaten meşhur meydan, yürüyerek tüm şehri gezebilirsiniz. Harita bu, işaretlediğim yerleri gezin. Yemek için turistlerden çok yerlilerin takıldığı kafelerden birine gidin. İşaretledim yine burada! Bira içebilirsiniz, çikolata ve dantel alabilirsiniz. Ama senin dantel ilgini çekmez, boşver, 2 magnet al yeter” Ben bu çocuğu yerim, içimden işten izin al gel gezelim bugün birlikte demek geçiyor.

Brüksel

Haritamız elimizde mavi ojeli yakışıklı gay’e bye bye dedikten sonra önce meydan, sonra işeyen çocuk heykeli ki hiç manası olmayan bir yer. Sonra ara sokaklarda bulduğumuz ve hoşumuza giden bir kafede, Amstel biramız ile yemeğimizi sipariş ediyoruz. Haritada nerelere gideceğimiz belli, keyifle yemeğimizi yiyip, İngilizce konuşmamak için özel çaba sarfeden suratsız garsonumuza hesabımızı ödedikten sonra  sokaklara dalıyoruz. Bisiklet mi kiralasak acaba? Şehrin belirli noktalarında kiralayabileceğiniz otomat sistemi ile çalışan bisikletler var. Ancak ben kredi kartım ile beceremediğim için cesaret de edemeden vazgeçiyoruz. Yürümeye devam. Çok fazla Thai restoranı var. Amsterdam’da da Arjantin restoranı boldu. İlginç tabi. Yerel mutfaklarında ne vardır bilemiyorum ama en son girdiğimiz bir sokak, ay keşke o kafeye girmeseydik de burada ayak üstü deniz ürünlerinden yiyip beyaz şarabımızı içseydik dedirtti. Özellikle de midye! Koku önce cezbetti, sonra da görüntü. Raftan seç balığını, kalamarını, hemen ızgarada kızartsınlar, ayakta bistro masalarda ye iç, şipşak iş. Ve nasıl bir kalabalık! Bir daha Brüksel’e gidersem yemeğimi orada yerim. Yürüdükçe, gezdikçe saatler geçiyor. Biraz acıkır gibi olunca waffle yemeden mi döneceğiz diyoruz? Wafflecılarda kuyruk çok. Bir tane sipariş edip, kaldırım kenarına oturup Özlem’le paylaşıyoruz muhteşem waffle’ımızı.

Biraz da meydanda dolaşıp, fotoğraf çektikten sonra çikolatalarımızı satın alıp dönme vakti geldiği için istasyona yürüyoruz.  Çok fazla mağaza var çikolata satan.  Cimriliğim üstümde, belki de çikolata tutkum olmadığı için çok az, sembolik bir alışveriş yapıyorum. Brüksel minicik bir şehir ama turist dolu. Yaşaması kolay gibi görünüyor. İstanbul tutkum olmasına rağmen, özeniyorum böyle şehirlere. Genellikle gri havanın hakim olduğunu unutarak…

Dönüşte yüzüme vuran güneş, camdan ısısını hissettirerek İrem aç bir Heineken dedirtiyor.

Vee yeniden Amsterdam…