Archive | Yurtdışı RSS feed for this section
22. Kas, 2011

İşte Benim Paris’im!

İşte Benim Paris’im!

Sayılı gün geldi çattı ve biz uçağa binmek üzereyiz. Nereye gittiğimin farkında değilim, henüz heyecan yok. Bekliyorum heyecanın beni bulmasını. Diğer taraftan da uçak korkum sebebi ile aman bir de onunla uğraşamam, rahatla İrem diyorum kendi kendime. O 3,5 saat nasıl geçti anlamadan yağmurlu bir Paris gününe iniyoruz. İnişten 10 dakika önce uçakta tanıştığım Parisli çiftten indiğimizde hangi trene binerek en kısa şekilde şehir merkezine ve otelimizin bulunduğu Republique bölgesine gideceğimizi öğreniyoruz. Orly havaalanı 50. yaşını bu sene kutluyor, biz de tebrik edip hızlıca tren ve akabinde metro maceramıza başlıyoruz. Her şey çok basit ve ben -kendi adıma söyleyeyim- çok çabuk adapte oluyorum. İleriki günlerde navigasyon İrem olarak ismimi değiştirecekler göreceksiniz. Metro oldukça anlaşılır, Londra gibi keşmekeş ve telaşlı değil. Daha rahat ama pis ve sidik kokusu maalesef ki keyif kaçırtıyor. Allahtan duraklar ve gidilecek mesafeler birbirine çok uzak değil. Ulaşım çok kolay. 12,5 Euro’ya aldığımız 10′lu biletler o kadar gezmemize rağmen 6 gün boyunca bize yetiyor da artıyor bile. Hatta bazı biletleri birkaç kez neden kullanabildiğimizi bir türlü çözemiyoruz.

Republique durağında indikten sonra metrodan yeryüzüne çıkıyoruz. Hava bizden önce yağmış, şimdi sanki kırkikinde yağmuru sonrasında güneşi parlatıyor. Elimizde adres var ancak büyük bir meydan, büyük bir heykel var ve her yerden bu heykele çıkan yollar. Bizim otel hangi caddede, hangi sokakta? Heykel etrafında koca bavullarla tam tur yaptıktan sonra ve birkaç yardımsever Parisli sayesinde otelimize kendimizi atıyoruz.

Paris’i gelmeden önce daha büyük hayal etmiştim ancak tahminimden çok daha küçük buluyorum. Ya da biz öyle büyük bir şehirde yaşıyoruz ki diğer her yer küçük geliyor gözümüze. Evvelinde otel araştırırken özellikle hep merkezi yerlere, Chalet bölgesine bakmıştım ancak o civarda ya da St.Germain’de rakamlar çok yüksek kalmıştı. Republique Hotel 10. bölgede, 2 yıldızlı, basit ancak kendine has özellikleri olan, ilk günden sonra daha da sevdiğimiz ve kesinlikle tavsiye ettiğimiz bir otel oluyor. Kısa bir yerleşim sonrasında güneş kaçmadan sokakta olmalıyız.

Elimizde bir Paris kitabı ancak eğer iPhone varsa çevrimdışı olarak da haritadan faydalanabilirsiniz. Sinyal ile sizin nerede olduğunuzu gösteriyor ve gitmek istediğiniz yeri kolaylıkla bulabiliyorsunuz. Biz de önce Opera binası, Concorde meydanı, Seine nehri kıyısında yürüyüş, o köprüden diğerine geçiş ile kendimizi Eyfel’in altında buluyoruz. Bugün çıkmayalım diyoruz, nasıl olsa önümüzde gün bol, başka zaman çıkarız. Olmuyor işte öyle, 2. geldiğimizde bizi sıçana çeviren yağmur nedeniyle de çıkamıyoruz ve Eyfel başka bir geziye kalıyor…

İlk akşam yemeğimiz otelimize yakın bir Amerikan mutfağı oluyor. Buffalo Grill, bir zincir restoran. Çok ahım şahım değil, kötü de sayılmaz. Doyurduk karnımızı, otele gidip dinlenmeliyiz ki 2. günümüzde bol bol gezebilelim. Ha bu arada grip olma gibi bir hataya da düşüyorum kendimi kollamayarak. Aldığım pek çok ilaç da işe yaramıyor ve birkaç gün sesim çıkmadan dolaşacağım Paris’te. Bazıları çok şanslı, konuşamayan bir karşı cins düşünsenize!

2. ve 3. günde Şanzelize (Champ Elysee),  St. Germain, Quartier Latin bölgesi, Notre Dame kilisesi. Klasik bir Paris gezisi yapıyoruz gibi görünse de biz ilgimizi çeken sokaklara dalıp, ilgimizi çeken restoranlarda saatlerce oturup, güzel şarap içip keyif yapıyoruz. Daha belki de gezilecek çok müze var, çok sanat galerisi ancak sadece Louvre Müzesi ki onu da kısa tur yapıp çıkıyoruz. Mona Lisa, antik Yunan’a ait Afrodit heykeli ve bir sürü İtalyan ressamın eserleri yetiyor. Birkaç da fotoğraf, işlem tamam. Aklımız çünkü sokaklarda, Parisien olmakta. Şarap butiğinde şarabımızı yudumlarken şık giyimli, tarz sahibi ,zarif hanımları inceleyerek, hayatın anlamını kavramaya çalışmak, çakırkeyf vaziyette…

Cuma akşamı da Sacre Ceur’da vaktimizi sokak müzisyenleri ile geçiriyoruz. Süpermarketten aldığımız biralar,  Paris ayaklarımızın altında ve güzel müzik. Hava da ısırmasa tam olacak. Gidip Moulin Rouge civarında Montmartre’de yemek yemeliyiz.  Güzel bir yemeğin ardından otele gidip biraz dinlenip gece geç saatte eğlenmeye çıkma planındayız ama ben biliyorum sıcak yatak bana bakacak ve ben dans yerine sıcacık yatağa kıvrılmayı tercih edeceğim. Nitekim aynen öyle oluyor. Ertesi sabah erken kalkıp Disneyland’a gidebiliriz ne dersiniz?

Disneyland hevesim yok aslında. Orhan çok istiyor ve Paris dışına çıkmak keyifli olabilir düşüncesi ile atlıyoruz trene. Tam bir Amerikan rüyası Disneyland. Pazarlama ve mimari harikası. Yılbaşı yaklaştığı için süslemeler her yerde, hatta bir ara Amerikan marşını bile duyduk. Avrupa’nın göbeğinde yapay bir Amerikan duygusu. Sevdim mi? Eh, bir daha gider miyim? Çocuğum olduğunda herhalde. Ama o da şart değil, köye götürmeyi tercih ederim. Tüm günümüz orada geçiyor, akşam otele dönüp yine gece dışarı çıkma planındayız. Ben biliyorum ne olacak:)

Paris’e gelmeden önce pek çok kişi 5 günün çok uzun olduğunu söylemişti ancak bana yetmedi, tam şehri yaşamak, anlamak, hissetmek için 5 gün nedir ki?

Paris’te sevmediklerimiz, klasik kahvaltıları oldu. Bir Türk onunla asla doymaz. Ha bir de ne akıllı milletiz biz, taharet musluğunu icat edene dua ettik durduk tüm seyahat boyunca.

En sevdiğim ise, Paris’te Kasım’da aşktı…

20. Eki, 2011

Bekle beni Paris!

Bekle beni Paris!

Aylar önce Pegasus’tan komik fiyata aldığım uçak biletinin  günü ve saati yaklaşıyor. Ekipten firelerimiz var. Ama yeni eklenen  de. Çok heyecanlıyım. Güzel ve yeni bir seyahat beni bekliyor. Bavuluma neler koyacağımın hayallerini kurmaya başladım  bile. 6 kocaman gün geçecek Paris’te.

Bu süreçte keşfettiklerimi hemen sıralayayım. Paris’te konaklama için oteller oldukça pahalı ve web sitelerinden anlaşıldığı üzere ahım şahım değiller. İyi bir otelin fiyatı çok yüksek. Ama kalabalık gidiliyorsa otelden daha avantajlı olabilecek kısa dönem ev kiralama yapılabilir. Bunun için de www.parisattitude.com sitesi son derece tatmin edici. Sorularınıza da çok hızlı yanıt veren bir site. Biz onu da düşündük ancak sonra ekip fire verince vazgeçtik. Bir de www.otelkiyas.la sitesinden otelleri çok kolay bulabiliyorsunuz. Rakam ve bölgeye göre, pek çok online rezervasyon sitesinin toplamı gibi bir şey. Neyse ben biraz haritada kaybolmalıyım 2 haftaya bol fotoğraf ve inşallah iyi duygularla geri geleceğim. Öptüm!

10. Tem, 2011

Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Yanlış tren ile Rotterdam’dan Brüksel’e

Aynen yukarıda yazdığım gibi. Ucuz bilet alıp yanlış saatteki trene binersen kondüktör seni ilk durakta indirir ve bahaneyle bir Hollanda kenti daha görürsün. Kötü mü oldu? Yoo ben aksine böyle durumlarda hep inanırım başka güzelliklerin beni bulması üzerine bunların özel planlar olduğuna.

Rotterdam

Niyetimiz Amsterdam’dan Brüksel’e geçmek. Trenle 3 saat sürecek bir yolculuk, yorucu olmayacak bir gezi ve de Avrupa’da tren yolculuğunun keyfini sevdiğim için koşa koşa sabah 7′de garda buluyoruz kendimizi. Saniye sekmeden hareket eden bir tren… Kasabalardan sonra önce Den Haag diğer ismi ile Lahey. O saate kadar kondüktör yok ortalıkta. Geldiği anda da bize diyor ki “Bu biletle sabah 9′dan önceki trenlere binemezsiniz. İlk durakta inip 2 saat kadar oyalanıp daha sonra gelecek olan trene binebilirsiniz.” “E ne yapacağız biz?” dediğimde “Rotterdam’da kahve içtiniz mi hiç?” diyor. Böylelikle pek çok büyük markanın Avrupa ana merkezinin olduğu Amsterdam’a göre daha farklı olan bir Hollanda kentini gezme şansımız doğuyor. Şikayetçi miyiz? Hayır. Tek sorun şu ki saat 8, tren istasyonundaki büfeler dışında açık bir yer görünmüyor. Ofislerine gitmek için bisikletlerine binmiş 3-5 kişi dışında sokaklar bomboş. Şuursuzca sadece hislerimize göre yürüyoruz. Elde harita da yok. Açık bir kafeden kahvemizi alıp yürümeye devam ediyoruz. Şehir merkezi nerede, ya da deniz, nehir bir şey var mı onu da bilmiyoruz. Neyse ki İstanbul gibi bir şehirden sonra diğer her yer çok kolay geliyor ve sahile ulaşıp hareketlenen şehri izliyoruz. Sahil dediğim de sular, kanallar içinde bir ülke düşünün, hangisi deniz kenarı, hangisi nehir, kanal belli değil. Her yer su!

Rotterdam

Rotterdam’da keyifli bir balkon

Biraz dinlenme, biraz fotoğraf çektikten sonra neredeyse 2 saat doluyor ve asıl hedefimiz Brüksel olduğu için yeniden tren istasyonuna doğru yürüyoruz. Treni ucu ucuna yakalayıp, geri kalan 2 saatlik yolu da etrafı inceleyerek, rayların kenarında kalan hayatlara bakarak geçiriyoruz.

Brüksel ile ilgili aklımda açıkçası çok bir şey yok. Herkesin bildikleri dışında. Araştırma da yapmadım hiç. Yine spontane olacak. Ne güzel! Trenden iner inmez turist informasyon ofisini bulup, bizimle ilgilenen sevimli gay çalışana soruyorum: 1.si az vaktimiz var, ne yapalım? ne yiyelim? ne satın alalım? Burada ucuz ne var? Cevaplar; “Arka sokak zaten meşhur meydan, yürüyerek tüm şehri gezebilirsiniz. Harita bu, işaretlediğim yerleri gezin. Yemek için turistlerden çok yerlilerin takıldığı kafelerden birine gidin. İşaretledim yine burada! Bira içebilirsiniz, çikolata ve dantel alabilirsiniz. Ama senin dantel ilgini çekmez, boşver, 2 magnet al yeter” Ben bu çocuğu yerim, içimden işten izin al gel gezelim bugün birlikte demek geçiyor.

Brüksel

Haritamız elimizde mavi ojeli yakışıklı gay’e bye bye dedikten sonra önce meydan, sonra işeyen çocuk heykeli ki hiç manası olmayan bir yer. Sonra ara sokaklarda bulduğumuz ve hoşumuza giden bir kafede, Amstel biramız ile yemeğimizi sipariş ediyoruz. Haritada nerelere gideceğimiz belli, keyifle yemeğimizi yiyip, İngilizce konuşmamak için özel çaba sarfeden suratsız garsonumuza hesabımızı ödedikten sonra  sokaklara dalıyoruz. Bisiklet mi kiralasak acaba? Şehrin belirli noktalarında kiralayabileceğiniz otomat sistemi ile çalışan bisikletler var. Ancak ben kredi kartım ile beceremediğim için cesaret de edemeden vazgeçiyoruz. Yürümeye devam. Çok fazla Thai restoranı var. Amsterdam’da da Arjantin restoranı boldu. İlginç tabi. Yerel mutfaklarında ne vardır bilemiyorum ama en son girdiğimiz bir sokak, ay keşke o kafeye girmeseydik de burada ayak üstü deniz ürünlerinden yiyip beyaz şarabımızı içseydik dedirtti. Özellikle de midye! Koku önce cezbetti, sonra da görüntü. Raftan seç balığını, kalamarını, hemen ızgarada kızartsınlar, ayakta bistro masalarda ye iç, şipşak iş. Ve nasıl bir kalabalık! Bir daha Brüksel’e gidersem yemeğimi orada yerim. Yürüdükçe, gezdikçe saatler geçiyor. Biraz acıkır gibi olunca waffle yemeden mi döneceğiz diyoruz? Wafflecılarda kuyruk çok. Bir tane sipariş edip, kaldırım kenarına oturup Özlem’le paylaşıyoruz muhteşem waffle’ımızı.

Biraz da meydanda dolaşıp, fotoğraf çektikten sonra çikolatalarımızı satın alıp dönme vakti geldiği için istasyona yürüyoruz.  Çok fazla mağaza var çikolata satan.  Cimriliğim üstümde, belki de çikolata tutkum olmadığı için çok az, sembolik bir alışveriş yapıyorum. Brüksel minicik bir şehir ama turist dolu. Yaşaması kolay gibi görünüyor. İstanbul tutkum olmasına rağmen, özeniyorum böyle şehirlere. Genellikle gri havanın hakim olduğunu unutarak…

Dönüşte yüzüme vuran güneş, camdan ısısını hissettirerek İrem aç bir Heineken dedirtiyor.

Vee yeniden Amsterdam…

29. May, 2011

Benim adım keyif: Amsterdam

Benim adım keyif: Amsterdam
Red Light, kanallar, coffeshoplar; space cake, magic mushroom gitmeden önce duyduklarımız. Ya sonra gördüklerimiz? Sırasıyla efendim…

Geçtiğimiz yıl internette dolaşırken Do!Break ’i gördüm, hemen akabinde de info maillerine yazdım ve tanışmak istediğimi belirttim. Çok hızlı bir geri dönüş ile Berrin bana ulaştı ve Do!Break nedir, ne yapar detaylı anlattı. O gün bugündür de fırsat kolluyorum, nereye gitsem Do!Break ile diye… Kısmet 19 Mayıs tatiline ile Amsterdam Break’e denk geldi.
Yalnız mıyım? Hayır peşime de Özlem’i taktım. Gönül çok istedi Tülin ve Maide’yi de alabilmek ancak onlarla seyahat başka bir break’e kaldı.
Mayıs ayı hava İstanbul’da bile kararsızken Avrupanın kuzeyinde kimbilir nasıldır düşüncesi ile küçük bavul- büyük bavul kararsızlığı ile geçen bir gece sonrasında havaalanı yolundayız. Gezi blogu yazan, çocukluğundan beri gezi tutkunu olan ben, taşikardi atağıyla, uçaktan korkar vaziyette durumumu çaktırmamaya çalışıyorum ama nafile. Stresten ağzım kuruyor, geriliyorum, kendimi nasıl sakinleştirsem diye düşünüp birkaç kadeh içki içiyorum. Mantığım duygularıma hakim olamıyor maalesef. Korkumu uçtukça yenmeyi hedefliyorum.

Yaklaşık 3 saatlik bir uçuşla Amsterdam Shciphol Havalanındayız. Oldukça büyük bir havaalan burası. Otele transferimizi gerçekleştirecek olan Piet ile hemen buluşuyoruz ve diğer Do!Breaker’larla da o an tanışıyoruz. Web sitesinde kafa dengi arkadaşlarla diyor, inanın bu doğru. Enerjimizi güne saklamak için otele yerleşip hemen uykuya geçiyoruz. Sabah erkenden yerel rehberimizle buluşup Amsterdam sokaklarında kaybolacağız. Gelmeden önce sevdiğim blog yazarlarının notlarını, Özge Lokmanhekim’in detaylı notlarını ve tabi ki Işıl’ın 2 koca sayfalık önerilerini almıştım. Sabah rehberimiz bizi gezdirdikçe çentik atıyorum listeme. Hava tahmin ettiğimiz gibi yağmurlu, 1 saat sonra güneşli, ondan biraz sonra rüzgarlı, giyin soyun giyin soyun oynuyoruz.

Amsterdam kilometrelerce uzunlukta kanalları, birbirine benzeyen ve kaybolma hissini arttıracak sokakları ile bizi büyülüyor. Ancak kaybolmaktan gözünüz korkmasın, küçücük bir şehir burası. Biz Amsterdam kart bile almadık, her yere yürüdük, yürüdük. Tramvayda geçen kart günlüğü 7 euro, süre uzadıkça rakam değişiyor. Rehberimiz bizi bir coffeshopta bırakıp diğer grubu almak için vedalaşıyor. Evet evet duydunuz sigara bile içmeyen ben oraya kadar gitmişken ritüeli bozmadan tadacağım… Acemiyiz tabi ama denemedik değil neticede. Ayrıca döndüğümüzde ilk soru da bu olacak biliyoruz. Neyse hevesimizi aldık. Çok da gerekli ya da uçuk bir şey değil. Özendirmeyelim kimseyi, özenilecek bir şeyi yok çünkü. Coffeshop sonrası dolaşmaya devam ediyoruz. Dört koca günümüz var ancak iyi planlamak lazım. Ne yalan söyleyeyim bu sefer müze gezisi havasında değilim. Van Gogh bir tek aklımda, bir de Heineken Experience…

Nemo
Nemo

Özlem’in elinde kocaman bir kitap var spiralli, ekşi sözlükteki Amsterdam ile ilgili tüm yorumları çıkış almış. İlginç olanları benimle de paylaşıyor. Bu arada hemen bir kanal turunu aradan çıkarıyoruz. Aman Allahım ne keyif o öyle, özellikle de yüzen evler. Hepsi özenli, hepsi çiçekli, kimisi akşam yemeğine hazırlanıyor içinde, kimisi atölye olarak kullanıyor, kimi laptobunu açmış çalışıyor. Amsterdam’da perde kullanımı minimumda, herkes şeffaf, herkes özgür, herkes hoş görülü. Gerçekten de öyle! Biz bu arada öğle yemeği yemedik, birkaç kahve içtik o kadar ve açız. Her köşe başında falafel bulursunuz muhakkak yiyin önerisi kulağımda. Hemen bir yer buluyoruz, içeri girerken kesin Türktür diyoruz, falafel yapılan yerler genelde döner de yapıyorlar ve bizim coğrafyaya özgü yiyecekler satılıyor. O kadar açız ki falafel bize dünyanın en güzel yiyeceği gibi geliyor bize. Neye mi benziyor? Nohuttan yapılmış bir tür köfte. Aslında kızartıldığı için ağır bile. Ama açız dedim ya öyle güzel ki? Hem nasıl olsa günde 10 km yürüyoruz neredeyse. Erir gider.

Yürürken tren istasyonu görüp acaba nerelere gideriz, yakınlarda neler var diye bakalım diyip Brüksel’e günü birlik biletle çıkıyoruz istasyondan. O da ayrı bir macera olacak.
Akşam olmak üzere, Red Light ışıl ışıl, biz de o hengameye dalıyoruz. Ben tek başına bir cadde hayal etmiştim evvelinde. Red Light bölgesi birbirini kesen pek çok minik sokaktan oluşuyor. Tuhaf bir yer ama herkes orada, kadın erkek, genç yaşlı. Turist zaten bol. Çok akıllıca, hem Red Light gibi bir alan olsun, hem uyuşturucuyu özgür bırak, kafelerde sigara içilemiyor ancak esrar içmek serbest! Şaşırtıcı değil mi? Avrupa’da yaşayanlar hafta sonu için bile gidip geliyorlar Amsterdam’a. Her şey turiste göre organize edilmiş. İnsan hayran kalıyor. Ben Asmalımescit’i düşünüp etkilenirdim ama burada her sokak Asmalı gibi. İşte bizim daha çok yolumuz var.
Akşam geç saate kadar dolanıp ki zaten havanın kararması gece 22:00′ı geçiyor, otelimize dönüyoruz. Sabah 7′de Brüksel’e giden trene bineceğiz…

Hollanda’daki ikinci günümüzü komşu kapısı Brüksel gezisi ile değerlendirip akşam üzeri Amsterdam’a geri dönüyoruz. Karnımız acıktı yapılacak en akıllıca şey olan -bana göre-, süper markete gidip, muhteşem peynirlerden, ekmeklerden ve 1 şişe de şarap alıp odamıza biraz dinlenmek için geçiyoruz. Otelimiz kanalın üstünde olduğu için camımızı açtığımızda direkt kanala bakıyor olmak çok keyifli. O kadar çok yürüyoruz ki yorgunluk var, duş alıp biraz dinlenip, yine çıkarız diyoruz ama nerdeee… Sabaha kadar uyumuşuz. Uyanıp yine tren istasyonunda buluyoruz kendimizi. Bu sefer istikamet Hollanda’yı Hollanda yapan yel değirmenlerinin olduğu kasaba Volendam, Marken. Trenle 20 dakika kadar sürüyor. Zaten trende ne bir kitap okursunuz ne de müzik dinlersiniz. Etraf öyle güzel ki, dümdüz bir ülke düşünün, her yer su, her yer kanallarla dolu. Otluklarda binlerce inek, koyun otluyor, yan yollarda bisikletleri ile gezen insanlar. Bak bak doyulmuyor.

Marken’e geldiğimizde ise herhalde bunun adı cennet olsa gerek diye düşündüm. İnsanın ömrü uzar orada. Amsterdam içinde o kadar çok bisikletli var ve öyle hızlı kullanıyorlar ki cesaret edemedik kiralamaya ama Marken bir kasaba, yine çok sayıda bisikletli var. Amsterdam’daki gibi çılgın bir sayı ve görüntü yok. Hemen kiralama işlemimizi gerçekleştirdikten sonra hayallerle dolu evlerin önlerinden, yel değirmenlerine doğru pedal çeviriyoruz.

Marken

Öyle mutluyum ki anlatamam. Hava açık, hafif bulut var ve bu resmi mükemmel bir şekilde tamamlıyor. Yem yeşil bir doğa, rengarenk evler, sazlıklar ve yel değirmenleri. Gözümün hafızama kaydettiği görüntüye aşığım hala. Kafamda hiç negatif bir şey yok ne güzel. Steril bir zaman… Ama bitiyor elbet geri dönme vakti, daha doğrusu hazır buraya kadar gelmişken birkaç durak ilerideki Alkmaar’a peynir pazarına gidelim diyoruz. Gidip merkezde birine sorana kadar tabi hiçbir akıllı bize demiyor sadece Pazar günleri açıktır diye. O ana kadar 3 kişiye peynir pazarına gitmek istediğimizi söylediğimiz halde… Aynı trenle şehre geri dönüş.

Amsterdam’da olduğumuz süre içinde 2 müze hedefim vardı ancak sadece Van Gogh’u görebildim.  Heineken Experience bir dahaki sefere kaldı artık.

Van Gogh büyüleyici. Ruh halleri değiştikçe, geliştikçe fırçasının da değiştiğini görmek. Eserlerinin çoğu bu müzede bu arada. İnanılmaz bir güvenlik araması var girişte. Sırt çantası gibi büyük çantaları da vestiyere bırakma zorunluğunuz var. Ama herkes hayran, herkes mest  vaziyette geziyor. Benim Paul Gauguin’e olan hayranlığımdan ötürü Van Gogh’a da sempatim yoğun, müze sonrası hayranlığım üst seviyede.

Vondelpark

Sonra mı ne yapıyoruz? Yine bir süpermarkete gidip bu sefer, daha fazla ekmek, daha fazla şarap ve daha fazla peynir ile soluğu Vondelpark’ta alıyoruz. Bunların hepsi bu arada yürüyerek gerçekleştiriliyor. Hala tramvaya ya da metroya binmedik!  Vondelpark cıvıl cıvıl. Hemen çimenlere atıyoruz kendimizi. Hava muhteşem, sıcak. Hemen şarap soğumadan açmalıyız.  Tirbüşonumuz yok ancak arkamızdaki grup ile kaynaşıp onlardan yardım alıyoruz ve bu arada sohbet de ediyoruz. Hollanda’nın güneyinden hafta sonu için gezmeye gelmiş bir kız grubu. Çok eğlenceliler. İstanbul’a gelecekler ve beni arayacaklar. Hatta hemen facebooktan bile ekledik birbirimizi. Çok hızlıyım çok…

Parkta birkaç saat geçirdikten sonra otele geri dönüyoruz, akşam eski arkadaşım, Hollanda’da yaşayan Çağatay ile buluşup yemek yiyeceğiz. Aslında 2 arkadaşım daha var ancak onlarla görüşme şansımız olamadı. Işıl’ı ve minik Yuri’yi göremedim. Nurşah için de Lahey’e geçmem gerekiyordu, vaktimiz daha uzun olsaydı kesin onu da yapardım. Ama maalesef…

Ve Amsterdam’da son günümüz. Birkenstock’larda özel indirim var ablama hediye alacağım ancak Pazar günü olduğu için mağazalar 12:00′de açılıyor. Diğer günler de Perşembe hariç 18:00′da kapanıyor tüm dükkanlar. Alışverişi gün içinde halletmek lazım. Allahtan bizim süpermarket açık. İstanbul’da peynir yokmuş gibi alışveriş yapıyoruz ama hem çok lezzetli hem de aynı peynir İstanbul’da çok pahalı. Özel tavsiye, havaalanında da peynir satılıyor ancak siz eğer alacaksanız, girin bir süpermarkete lezzet nasıl olsa aynı. Butik peynirciler de var ancak çok pahalı. Gerek yok o kadar para vermeye. Şarküteri olarak da çok zengin, bavulu doldurup gelebilir geri insan. Süper market öncesi güzel bir kahvaltı yapalım diyoruz. Çünkü kaç gündür tren tepesinde olduğumuz için hep sandviç, meyve suyu ve süt ile geçiştiriyoruz. Şimdi adam akıllı kahvaltı zamanı…Son gün hem aylak gün hem de sıkışınca telaş yaratan gün. Bizim için de öyle oluyor. Amsterdam’a veda etme günü. Transfer aracımız gelip bizi otelimizden alıyor. Bu çok konforlu, tren, metro, otobüs derdi olmadan lüks araçlarla alana gitmek. Do!Break farkı bu.

Do!Break hem bir konsept gezi organizastörü hem de sizi serbest bırakıyor bu tarz şehir gezilerinde. Özgürce sen keşfet, ben ipuçlarını verdim diyor. Benim gibi başınabuyruk insanlar için biçilmiş kaftan. Diğer turlarda hep sıkılıyorum ve kalabalık grupla hareket etmek de gerçekten keyifli değil. Ama bu çok farklı. Özel turda sen de özelsin diyor…

Amsterdam’a 2 günlük gitseydim hiçbir şey anlamazdım. 4 gün tam yetti ki araya 2 şehir daha girdi. Onlar da bir üst yazıda olacak.

09. Ağu, 2010

Rodos’tan selam getirdim…

Rodos’tan selam getirdim…

Bu yazının başında Yunan Turizm ya da Dış İşleri Bakanlığına sesleniyorum:
Bodrum’dayız, kalabalık, kafam karışık. Günü birlik kaçmalı, biraz kalabalıktan uzaklaşmalı diye düşünüyorum. Aslında Bodrum’a gelmeden önceden beri bir fikir var aklımda, Rodos’a gitmek! Ya Marmaris’ten ya da Bodrum’dan geçmek, akşam kalmadan geri dönmek.
Hemen feribot seferleri ve detayları araştırılıyor. Ece aklımdaki fikri öğrenir öğrenmez telaşla babasını arıyor “Baba İrem geliyor Cuma günü, gezdirirsin değil mi?”. Bu soru beni tembelliğe itiyor, ne Rodos haritası çıkış alınıyor, ne diğer detaylar. Bodrum’dan Cuma sabahı 08:30′da hareketle Rodos’a doğru yola koyuluyoruz içi buz gibi olan feribot ile…Çok pişmanım içime bikinimi giyip de belki denize girerim derken çantama ne bir havlu ne de bir peştemal atmadığım için. 2,5 saatlik yolda dondum resmen klimadan. Rodos’a varınca, feribottan inince üstümüze yoğun bir sıcak hava dalgası yapıştı. İlk başta gözüm korktu ancak Ece’nin babası Ceyhun amcanın motorsikletle beni karşılamaya geldiğini görünce de ohh dedim içimden. Motorsiklet üzerinde esecek ve hissetmeyeceğim o sıcağı.
Rodos’a iner inmez Ceyhun amcadan sonra kocaman surlar ve kale karşılıyor beni. Kalenin içinden eski çarşıyı gezince Kıbrıs’ta mıyım? Kapalıçarşı’ya mı yaklaşıyorum diye düşünmüyor değilim. Henüz bir Yunan adasında olduğumu hissedemedim.
Tarihine bakarsak, korsanlar, şövalyeler, Osmanlı, İtalyanlar ve Yunanlılar. Pek çok farklı ülkenin etkisinde kalmış Rodos ki bunu mimariden hemen algılayabiliyoruz.
Ceyhun amca beni eski çarşı içindeki tüm Türk dükkanlarına sokuyor, herkes ile tanıştırıyor hatta. Herkes bir tedirgin, azınlık oldukları için mi diye düşünüyorum.

Eski çarşının sonunda Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesine uğruyoruz. Kütüphane kapalı, bahçe kapısını açmaya çalıştığımızda tip olarak Rum ancak Türk bir bayan açıyor. Kütüphane müdürü Yusuf amcanın eşi. Buyur ediyor içeri ve serin esen, tertemiz bahçede biraz soluklanıyoruz. Bugün Türk Dış İşleri Bakanı Davutoğlu ile Yunan Dış İşleri ve Turizm bakanı yemek için Rodos’ta buluşmuşlar. Bu buluşma gizli tutulmuş ancak Yusuf amca haberdar ki tüm Rodos da biliyor.12 Adaların başkenti olan Rodos’ta buluşulmasının sebebi krizde olan Yunanistan’a özellikle adalara Türk vatandaşlarının vizesiz girebilmesi. Her sene konuşuluyor ancak umarım yaz bitmeden yürürlüğe girer. Zira Midilli’ye tek başıma gitmek istemiyorum.
Yusuf amca o kadar yoldan gelmişim gel ben sana hemen Kütüphaneyi açıp göstereyim diyor. Şanslı İrem her yerde işin rast gidiyor. Kütüphanede çok özel el yazması kitaplar var, hatta dünyada 2 adet olan el yazması Kuran’dan biri de buradaki minik ve çok özel kütüphanede.
Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesinden çıktıktan sonra hamam, kapalı olan camilere uzaktan bakış ile Şövalyeler yoluna geliyoruz. Taş yolda şövalyeler geçiş yapıyorlarmış zamanında. Ne ihtişamlıydı kimbilir…
Tarihi binalar ve Ece’nin anne annesi ile dedesine ait eski evleri de ziyaret ettikten sonra motosiklete atlama zamanı geliyor. Önce Mandraki, Rodos heykelinin bulunduğu söylenilen bölge, Nişantaşı tadındaki yeni çarşı, ismini unuttuğum türbe, Giritliler mahallesi, casinoların bulunduğu büyük oteller, muhteşem plajlar ve son durak olarak Ceyhun amcaların çiftlik evi. Kos’ta olduğu gibi Rodos’ta da her yerden denize girilebiliyor. Hem de bizdeki gibi kiralanan, ücret ödenerek girilen plajlardan değil. Hepsi turkuaz, cam gibi denize sahip, kimi çakıl, kimi altın kum. Aklım gidiyor denize girmediğim için. Ah kafam ah atsana peştelamali çantana…
Adada motosiklet kullanımı yoğun ama diğer Yunan adalarındaki gibi ATV pek göremedim. Olsun ben motor üstünde püfür püfür gidiyorum. Çifliğe gelince Ece’nin halası ve büyük amcası bahçede ayaklanıyorlar. Karnımızı yeni çarşıda alelacale doyurduğumuz için miss gibi Türk kahvesi geliyor. Kahvenin hemen akabinde Mısır inciri. İncir yemem migrenimi tetikler ama bu bambaşka bir şey. Bildiğimiz süt mısıra benziyor ama tadı hafif ve sulu. Sevdim. Kahve sonrasında bahçe gezisi ile meyve ağaçlarını inceliyoruz. Arazi büyük, eskiden çok daha da büyükmüş ancak zamanla satılmış. Ayrıca azınlık oldukları için gün geçtikçe de Türk nüfusu azalıyor. Tıpkı Yahudi nüfusu gibi ki 2. Dünya savaşı sırasında Alman işgali ile Yahudi nüfusu iyice azaltılmış.
Çiftlikten şehre geri dönerken bu sefer başka bir yoldan gidiyoruz, tepeye çıkıp Rodos’a bir de yukarıdan bakıyorum. Motosiklet üzerinde makineme değil hafızama kaydediyorum görüntüyü, gün gelsin hafızamı da aynı şekli ile paylaşabileyim herkes ile diyorum.
Rodos’ta her yerde Osmanlı’ya ait eserlere rastlamak mümkün. Kimi korunmuş gibi yitip gitme ile yüzyüze. Söylenene göre de korumak için Rodos valiliği herhangi bir çalışma yapmıyormuş. Barbar Türklerin eserlerinin ne kıymeti olabilir ki onlara göre. Onlar böyle düşüne dursun, ada coğrafi ve tarihi açıdan kıymetli. Kıymet katan en büyük unsurlardan biri de Osmanlı hakimiyeti.
Rodos gezim bitmek üzere ben hala bir Yunan adasında olduğumu hissedemiyorum ta ki freeshoptaki kızın aksanına kadar…
Bu gezide bir pişmanlığım var. Yalnız gezmeyi seviyorum ancak bir dahaki sefere muhakkak yanımda biri olmalı zira tüm fotoğraflarda yine ben olmayacağım…
Yazının sonunda Türk Turizm ya da Dış İşleri Bakanlığına sesleniyorum. Kim duyarsa beni artık…

04. Tem, 2010

Yine bir Yunan adası, bu sefer Kos…

Yine bir Yunan adası, bu sefer Kos…

Maide’siz yalnız bir ada gezisi bu.

Planladığım tek başıma günü birlik bir ada gezisi olacaktı. Bodrum’a gittiğimde aklıma gelen, pasaportumu alelacele İstanbul’dan kargo ile gönderilmesine sebep olan bu gitme isteğim…Biraz internetten araştırınca Bodrum’dan sabah gidip öğleden sonra kolayca geri gelebileceğim bir ada olduğunu öğrendim. Ancak Büber’de tanıştığım Berna gezimin genel konsepti aynı kalmakla birlikte adayı tek başıma değil Dimitri ile gezmemi sağladı. Adanın  yerlisi, hatta Kos Ticaret Odası başkanı Dimitri ile. Bendeki bu şans değil de ne?

Dimitri de o hafta sonu Bodrum’daydı ve Pazartesi sabahı o Bodrum merkezden ben de Turgutreis’ten Serdar kaptan ile birlikte Kos’a doğru hareket ettik. Berna ben tekneye gitmeden önce Serdar kaptanı aramış, benim geleceğimi haber vermiş ve Serdar kaptan tekneye gelir gelmez gel bakalım kaptan köşküne, çay mı içersin kahve mi diye sorarak bir kez daha İrem ne şanslısın dedirtti kendi kendime. Yarım saat süren yolculukta kısa ve öz olarak bana Kos’u anlattı Serdar kaptan. Gidebileceğim restoranlar ile ilgili de detay verdi tam inmeden önce. Akşamüzeri 16:30’a doğru burada ol tembihi ile birlikte.

Adaya indiğimde Dimitri’nin ulaşmasına 15 dakika kadar vardı. Turgutreis Kos arası Bodrum ile Kos arasına göre çok daha yakın olduğu için biz daha erken ulaşmış olduk. Hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra Dimitri Bodrum teknesinden indi ve otoparktaki arabasını alarak hızlı Kos turumuza başladık. Önce deniz içinden çıkan termal suyun olduğu bölge Therme’ye bakış, sonra hızlıca Kos şehir merkezine geri dönüş ve koca adanın tüm kasabalarını görmek üzere başlayan araba gezimiz. Kos 12 adalar içindeki Rodos’tan sonraki en büyük ada. Dimitri’nin anlatımı ile “Ekolojik Ada”, doğa ile barışık bir ada. Bir defa adanın her yerinden denize girilebiliyor, liman dahil!  Her yerinin de ayrı bir özelliği var, Paradise beach muhteşem kumsala sahip, Mastihari ise çakıl taşlı bir plaj…Deniz Ege’nin her kıyısında olduğu gibi muhteşem.

Adayı gezmek için turistlerin öncelikli olarak başvurdukları araç bisiklet ve motosiklet oluyor. O koca adayı bisiklet ile gezmek mümkün olmasa da yakın yerlere gidip gelmek için sıcağı da görmezden gelebilirseniz olabilir. Benim çok mantığıma uymasa da. Ben eğer yalnız gitmiş olsaydım Atv kiralayarak adayı gezmeyi planlıyordum. Ama şimdi gördüğüm kadar alanı gezme şansım hiçbir şekilde olmayacaktı.

Sırasıyla, Embros Thermi, Lampi, Tigaki, Marmari, Mastihari, Stefanos, Kefalos, Antimachela, Zia, Platani ve Kos merkez görülen yerler.

Çoğunda vakit kısıtlı olduğu için arabadan inmeden fotoğraf çekmeye çalıştım. Zaten hepsi de küçücük yerleşimler aslında. Adada Mikonos’a göre çok daha fazla otel bulunuyor.Bunun nedeni Hipokrat’ın doğup büyüdüğü ada olması ile yaz kış konferans turizmine hizmet vermesi.

Yunanistan’dan ve diğer ülkelerden doktorlar ve pek çok firma seminer ve konferans için Kos’u tercih ediyormuş. Gelir kaynakları turizm oluyor bu durumda. Aslında Yunanistan’ın geneline bakarsan turizm ve gemicilik gelir kaynakları. Ana kara Yunanistan’a geçtiğimiz yıllarda gittiğim seyahatte sanayilerinin yok denecek kadar az olduğunu görmüştüm. Dimitri’ye soruyorum ekonomik kriz ne durumda diye? İrem bu çok uzun bir hikaye, biz Yunanlılar tembeliz, tek bildiğimiz turizm ancak artık değişiyoruz, Yunanistan ciddi bir dönemeçte bundan sonra her şey farklı olacak diyor. Türk Yunan ilişkileri ile ilgili olarak da ortada ben sorun göremiyorum ya sen diyor. Adayı gezdiğimiz süre boyunca durduğumuz pek çok yerde Dimitri’nin tanıdıkları var, beni de herkes ile tanıştırıyor. İrem Bodrum’dan geçti, İstanbul’da yaşıyor ve aslında Adrianapolis’li (Edirne) diyor. Herkes çok sempatik, herkes günlük bu kısa gezimin çok güzel geçmesini temenni ederek ayrılıyor yanımızdan.

Kos ada merkezine gelmeden önce Vassillis’e uğruyoruz. Dimitri bir web sitemin olduğunu, gezi ve restoran yazdığımı, şarabı ezelden sevdiğimi biliyor. Gel sana benim arkadaşımın bağının güzel şaraplarından tattırayım diyor. Vassillis, Dimitri ve ben oturup 1 kadeh üfür üfür esen bağın terasında öğle sıcağında şarap tadımı yapıyoruz. Vakit kısıtlı kadeh biter bitmez hareket etmek lazım. Bana hediye edilen özel bir şişe beyaz şarabımı da aldıktan sonra istikamet antik şehir ve akabinde Kos merkez. Sürekli söylüyorum sen işine git, bugün hafta başı ve ben tek başıma gezebilirim. Yük olmak istemiyorum. Dimitri ise ben seni gezdirmek istiyorum adamızı göstermek istiyorum, eğer ben istemesem zaten yapmam o nedenle teşekkür etmek yok diyor.

Kos merkezde kilise, cami, hamam, antik şehir, İtalyan mimarisi hepsi mevcut. Bizden çok fark yok aslında. Yine gider miyim giderim sanırım. Dimitri görmem gereken adaları da sıralıyor bana. Nisiroz, Kalimnos, Midilli…Saat 3 gibi ayrılıyoruz. 1 saatim var tek başıma gezmek için biraz alışveriş ve zaman kalmadığı için McDonald’s’tan 1 adet hamburger ile gezimi Kos’ta adam akıllı yemek yiyemeden bitiriyorum. Ha unutmadan yürürken karpuzlu bacardiyi kana kana içtiğimi söylemeyi atlamamalıyım.

Ben şimdi Dimitri ve Berna’yı Edirne’ye bekliyorum. Dimitri’nin kızı Türkçe biliyor, Berna’nın kızı da Yunan dili ve edebiyatı mezunu. İki halk arasındaki barışa en güzel örnek sanırım dünyadaki bu dört kişi…

21. May, 2010

Parma sen ne güzel şehirmişsin!

Parma sen ne güzel şehirmişsin!

Milano sokaklarında kaybolma stresini daha otobandayken hissetmeye başlayınca Parma fikri kurtarıcımız, kaçamağımız oluyor.

Neyle karşılaşacağımızı hiç bilmiyoruz. Tek bildiğimiz ünlü bir futbol takımı olan İtalyan şehrine girmek üzereyiz. Her şehirde bir Fiera yani fuar alanı var, şehir ne büyüklükte olursa olsun. Fiera’yı geçince Centro tabelasını takip ederken aslında küçücük bir şehre girdiğimizi, şehir merkezine 3 dakika gibi bir zamanda ulaştığımızda anlıyoruz. Bir meydan, ince uzun bir cadde, yan yana mağazalar, kafeler, şarküteriler… Hemen arabadan kurtulup sokağa atmalıyız kendimizi. Yağmur hala kesilmedi ama Rimini’deki gibi değil en azından, buradaki ahmak ıslatan…

Mavi çizgili alanı bulup arabamızdan anında kurtuluyoruz. Bir an önce meydana ulaşmak, ritüelimiz olan şampanyamızı açtırmak ve akşam üzerinin keyfini bu küçük İtalyan şehrinde çıkarmak. Nerede kalacağımız belli değil, niyet Milano’ydu, hoş orada da nerede kalacağımızı bilmiyorduk ama buluruz elbet diyorduk. Parma’da gördüğümüz ilk Otel tabelasını takip edip kalacağımız yeri de organize ettikten sonra rahatlıkla şampanya ve Smoke Cafe’nin ikramı olan bir tepsi kanepeyi mideye indirme zamanı. Yağmur da azalıyor gibi. Şehirde turist görünmüyor hiç. Sanki bir tek biz varız. Geri kalan üniversitede okuyan gençler ve Parma’lılar. Herkes çok sıcak kanlı, güler yüzlü, yardımsever. Ana cadde üzerinde dolaşan bisikletlileri, Vespa üzerinde elbiseli, topuklu ayakkabılı, arkadaşları ile buluşmak üzere Cumartesi gecesi için hazırlanmış genç kızları şaşkınlıkla izliyoruz. “Ah benim ülkem ah” geçiyor akıllardan…

Aç mıyız, yoksa kanepeler yetti mi acaba diye düşünürken kafedeki bayana nerede yemek yiyelim diye soruyoruz ve bizi öyle bir yere gönderiyor ki tüm akşam boyunca onu anmadan edemiyoruz. Spontane diyorum ya işte tadı burada. İki minik salondan oluşan bir aile restoranı Trattoria Del Ducato. Dört yol ağzındaki eczanenin sokağında. Kime sorsanız gösterir. Tipik bir Parma restoranıymış, sahibinin söylemi ile. Restoranın kırmızı şarabı en sevdiğim kadehlerde geliyor. Aromalı bir kırmızı bu sefer. Yediklerimizi anlatmayacağım yoksa yarınki uçaklara bakılır, hemen orada olmak ister insan. Şarap, yemekler, tatlımız, orman meyvelerinden oluşan tabağımız, limoncello, grappa ve fiyat. Muazzamdı demem yeterli olur sanırım. Gecenin 11’inde bile gruplar yemeğe geliyorlarsa burası gerçekten belki de Parma’nın en güzel restoranı.

Yemeğimizi yedikten sonra yine sokağa atıyoruz kendimizi. Yağmur gitmiş artık başka bir yere. Meydana geri geldiğimizde müziğin geldiği sokağa doğru doğaçlama giriyoruz. O da ne? Sokak gençlerle dolu, hem müzik hem de yoğun bir gürültü. Herkes sokakta, ellerinde kadehleri ile. İlk defa görmüş gibi şaşkınlıkla aralarından geçerek ne yapacağımızı da bilemeden dolanıyoruz. Dört şaşkın sonra kendilerini gecenin 1’inde kilise içinde ayinde buluyor. Ne gün ama! Her anı dolu dolu, her anı ayrı bir sürpriz. Kilisede bir grup müzik yapıyor, sokakta gördüğümüz bazı gençler dua etmek için içerdeler. Dilek kutusundan bir kağıt seçiyorum. İncil’den bir cümle çıkıyor karşıma:

 “Non angustiatevi per nulla, ma in ogni necessita esponete a Dio le vostre richieste, con preghiere, suppliche e ringraziamenti.”

Ancak İstanbul’a geldiğimde tercümesini bulabiliyorum:

“Hiçbir şey için üzülmeyin (sıkılmayın) fakat her bir ihtiyaçta dua, yakarış ve şükranlarınızla Tanrı’ya istediklerinizi iletiniz.”

Gecenin ayrı bir hoşluğuydu bu. Saat gece 2’ye yaklaşıyor ve pek çok yer artık kapalı. Hala bir şeyler yapma derdindeyiz. Neresi açıktır bu saatlerde, kime sorsak bir şekilde yardımcı olmaya çalışıyor. Hatta İtalyanca! Yapacak başka bir şey kalmadığı için sabah 5’e kadar açık olan yere yürümeye üşendiğimiz için enerjimizi ertesi güne bırakmak üzere yine otele şuursuzca uyumaya…İtalya’da kaldığımız 3 gece boyunca uykularımız deliksiz geçiyor yorgunluktan.

Sabah erkenden kalkıp kahvaltı faslından sonra 2 gün sonra yüzünü göstermiş olan güneşin de sevinci ile yine Parma meydanındayız. O da ne? Bir sokakta Pazar kurulmak üzere. Sanırım bu şanstan başka bir şey değil. Aramızda espri yapıyoruz “Bakla çıktı mı acaba?”. Sebze, meyve değil bu Parma’lıların kendi ürettikleri el işi, dekorasyon ürünleri, çiçekleri, resimleri sergileyip sattıkları Pazar. Nereye bakacağını şaşırıyor insan. Bir tarafta kent pazarı, diğer tarafta Pazar ayininden çıkan şık giyimli aile İtalyanlar, diğer yanda bisikletleri ile yine aile olarak caddede dolaşan insanlar, kafelerde sabah kahvelerini içen ehli keyifler

Yaşamak için can atılacak bir şehir burası. İnsanlar hayatı yaşamaya gelmişler sanki. Pazar günü İstanbul’da topukluları ile gezenlere sinir olurken buradaki şıkır şıkır hanımlara hayranlıkla baktık.

 

Parma çok şaşırttın bizi ve bir o kadar da aşık ettin kendine. Tekrar gitmek için can atıyorum, hatta ne yapsam da orada yaşasam?

Ve Parma’dan hüzünle ayrılış, geri dönüş yolu… Zar zor, telaşla, ucu ucuna Malpensa Havaalanını ulaşıyoruz. Kısa, hızlı, yorucu, ıslak, sürprizlerle dolu İtalya seyahati son buluyor. Bundan sonraki en güzel şey ne? İstanbul’a ulaşmak, gece ışıl ışıl büyüleyici boğazın üzerinden geçmek…

 

19. May, 2010

Bir Parça İtalya…

Bir Parça İtalya…
İki ayak bir pabuçta İtalya gezilir mi? İtalya’ya doyulur mu?
Olmaz. Ama başka alternatif yok. Hem bu gezi de değil, iş için fuara gidiyoruz Rimini’ye, Adriyatik kıyısına. Bundan 3 yıl önce de aynı fuara gitmiştim, İtalya’ya ilk gidişimdi ve aşık olmuştum. Şimdi aşkımı perçinleme zamanı…
Samuray ile bavullarımıza ne koyduğumuzu bile bilmeden havaalanına doğru gidiyoruz. Blue Panaroma havayolları ile bir gün önceden süper fiyata alınmış biletlerimizle. Ekibin diğer iki üyesi de havaalanına varmak üzere. Sabiha Gökçen’in yeni binası açılmış, şık, ferah ve henüz yoğun bir havaalanı olmadığı için de işlemlerimiz kolaylıkla bitiyor ve uçağımıza geçiyoruz. Keyif insanıyız vesselam, uçakta daha şampanya içiliyor ki vaktin nasıl geçtiği anlaşılmadan uçak korkusu da hatırlanmadan Milano’ya varalım diye. Milano’ya iner inmez Rimini’ye giden trenlerde yer olmadığı için mecburen araba kiralayarak İtalyan otobanında elimizde harita yolumuza koyuluruz. Öncesinde Samuray’ın ulvi görevlerinden biri olan “birine yardımcı” olma konusunda Zülfikar’ı kocasına teslim etme faslını bitiriyoruz. Zülfikar da mı kim? Elazığ’dan Milano’ya kocasının yanına giden ve check-in sırasında babasının Samuray’a emanet ettiği genç kadın.

İtalyan otobanında Parma-Bologna üzerinden esas hedefimiz olan Rimini’ye doğru henüz kaybolmadan ilerliyoruz. Bir dostumuzun “aman dikkat Milano çok karışıktır kesin kaybolursunuz” uyarısı kulaklarımızda. Allahtan otobanda yönlendirmeler çok sık ve çok net. Hatta sol şerit için bile yönlendirme var. Samuray’ın elindeki harita ile doğru yolda olduğumuza emin olduktan sonra rahat bir şekilde akşam Toskana bölgesinin sınırından akşam güneşinin batışını izleyerek, Parma’da kahve, Bologna’da da bolonezli makarna planı ile yola devam ediyoruz. Hava kararmaya yaklaştığı için Parma’yı pas geçip, biraz da Bologna girişinde kaybolarak şehrin içine pürtelaş ulaşıyoruz. Bologna’dayız.
Arabayı mavi çizgiye park edip, meydanı bulmak üzere hafif de akşam serinliğinde üşüyerek caddede ilerliyoruz. İngilizce bilmeyen birinden hem iyi restoran hem de meydanı nerdedir bu şehrin sorusunun cevabını zar zor alarak ilk gördüğümüz restorana oturup ben bolonezli makarnamı, Murat mürekkep balıklı makarnasını, Samuray da limon suyunda pişmiş midyesini ve ev yapımı şarabımızı sipariş ediyoruz. Adnan’ın ne yediği aklımdan uçup gitmiş nedense…

Restoran belli en az 50-60 yıllık. Mimarisi, çalışanları ile eskiyim ben diyor. Şarap su niyetine her masada. Özellikle de ev şarapları. Hepsi mi güzel olur? Daha evvel de hangi restorana gittiysen İtalya’da ev şarabı sipariş etmiştik ve hepsi birbirinden güzel çıkmıştı.

Saat ilerliyor ve daha önümüzde 1 saatlik yolumuz olduğu için yemek sonrası hemen kısa bir şehir turu ile Bologna’dan çıkıp Rimini’ye doğru yola çıkıyoruz. Bundan sonrasında sorun yok. Tüm tabelalar zaten Rimini’yi gösteriyor. Gece olmuş, yollarda kedi gözleri ve diğer araçların farları dışında başka bir şey yok. Rimini şehir içinde oteli bulmak için birkaç tur attıktan sonra sahil yolunun dibinde küçük ama sempatik otelimize ulaşıyoruz. Gece saat 1’e yaklaşmış. Odaya girer girmez günün heyecanı bitmiş yerini yorgunluğa bırakmış halde yatağın içine atıyoruz kendimizi. Yarın çok iş var. Koca fuar alanı kim bilir kaç kez dolaşılacak?…

Rimini çok sempatik bir sahil kasabası, Adriyatik kıyısında uzun, dümdüz bir plajı ile…Silivri’nin daha büyüğü ve tabi daha güzeli diyebiliriz. O küçücük kasabada bu kadar büyük bir fuar alanı! Ve bu kadar ilgili insan! Tüm İtalya spor fuarına gelmiş olamaz herhalde? Ama içlerinde Alman da, Hollandalı da, İspanyol da var. Tabi bir de biz Türkler…

Daha evvelden de bildiğim gibi fuar çok keyifli, şaşırtıcı ve bir o kadar da yorucu geçiyor. Adı üzerinde spor fuarı, her köşede ayrı bir sahne, her köşeden, her stanttan ayrı bir müzik. Her sahnede dans eden, aerobik yapan yüzlerce insan. Çok ama çok keyifli. Her yer genç dolu bundan daha iyi ne olabilir ki?

Fuarın ilk yorucu gününün ardından akşamüzeri kısa bir şehir turu yapıp, yağmur altında gelenekselleştirmeye çalıştığımız şımarık şampanya seansımız ve mini alışveriş sonrasında otele geri dönüş. Akşam yemeğe davetliyiz zira…Muhteşem bir deniz mahsulleri restoranına hem de! Bu Kuyruksuz daha ne ister ki?

Gideceğimiz restoran otelimize çok yakın, Le Meridien’in sahile bakan tarafında. Yine yağmur yağıyor. Kalabalık bir Türk grubuz restoranda. Hepsi sektördeki spor kulüpleri bizim gibi. Herkes az çok birbirini tanıyor. Akşamüzeri içilen şampanyanın da damaktaki tadıyla keyfimiz yerinde. Bir an önce gelsin yemekler istiyoruz. Somonlu, zencefilli bir başlangıç, ardından muhteşem bir deniz mahsullü makarna ve ardından da tam ne balığı olduğunu bilmediğim ancak tadının lokum olduğu kağıt gibi kesilmiş patates ile servis edilen bir balık. Lezzetler oldum olası muazzam. Aklı kalıyor insanın. Yemekler biter bitmez ne kadar yorgun olduğumuzu hatırlayıp, ertesi günü de hesaplayarak otelimize, odamıza dönüyoruz. Yine yoğun bir gün bizi bekliyor.

Fuarın ikinci gününde çılgın yağmur devam ediyor. Oysa ne hayallerim vardı, hava güneşli olacaktı, masmavi gökyüzü eşliğindeki fotoğraflarımın hepsi muhteşem çıkacaktı…Hepsi hayalde kaldı. Deli yağmur altında biz iliklerimize kadar ıslanmış vaziyetteyiz. Kimse fotoğraf için poz vermez bu haldeyken.
Oradan oraya koştura koştura yine vaktin nasıl geçtiğini anlamadan akşam oluyor ve bir fuar günü daha bitiyor. Yolcuyuz. Milano’ya gidiyoruz, ertesi gün de eve dönüş…Bu kadar kısa mıydı? En azında yol üstünde bir outlete uğrasak, biraz şımartsak kendimizi. Bologna’ya gelmeden önce bir outlete giriyoruz elbet. Saat belirleyip herkes bir yere dağılıyor. Türkiye çok ucuz bir ülke İtalyan outletine göre bile! Elime bir tshirt alıyorum, euro değerini Türk Lirasına çeviriyorum, ben bunu İstanbul’da üçte birine alırım diyip bırakıyorum. Yine de sembolik ve İtalya’dan almıştım hatırası için birkaç parça şey alınmadan edilmiyor. Bir de tabi markalar ve tasarım kıyafetler var. Onlar normal mağaza fiyatının altında olduğu için, paraya kıyabilen için neden olmasın, alınabilir tattalar. Yağmur devam ederken yola devam taa ki Parma tabelasını görene kadar. Milano yolları karışık aman kaybolmayın uyarısı akla geri geliyor. Samuray da hadi Parma’ya girelim, hatta geceyi de orada geçirip sabah direkt Malpensa havaalanına gidelim der demez, ilk sapaktan giriyoruz.
Veee Parma, ayrı anlatılacak bir konu oluyor Kuyruksuz Uçurtma ve onun gibi spontane yaşamı sevenler için…

Toplam 3 sayfa, 2. sayfa gösteriliyor.123