
Garipçe’ye köy denemez herhalde. 30-40 hane var yok. Yokuştan aşağı inerken yol kenarında derme çatma balıkçı tekneleri, tamir edilip denize inecekleri günü bekler gibi hüzünlü… Evler de hüzünlü, ya da bana öyle geliyor, güneşli bir tepeden deniz kenarına inince, Karadeniz’den boğaza giren yoğun bulutun içinde kalmış olmak ve kışı yeniden hatırlamak burdu içimi. Meydana gelince 3 restoran var gidebileceğimiz. Beyaz masa örtülü yeri tercih ediyoruz, Meriç de servisi iyidir diyor. Hemen her şey gelsin ve yiyelim istiyoruz. Kalamar, salata ve mezgit söylüyoruz yanında da buz gibi biraz ne güzel olur derkeeen ”köyümüzde alkol yoktur” ifadesi ile karşılaşıp e o zaman ben soda diyorum, hevesim kursağımda kalmış vaziyette…
Önce salatamız, kalamarımız geliyor. Hemen ardından da balığımız. Ancak gözümüz bile doymuyor. Üşüdüğümüz için de hemen yiyip kalkmak istiyoruz. Gözümüz de gökyüzünde acaba açar mı yine güneş diye…Ama nafile. Köy çok güzel, küçücük, içinde ineğini gezdiren teyze bile var. Bir eve aklım çok takıldı, yere kadar camının önünde ne keyif yapıyordur sahipleri diye. Kıskandım…Garipçe’ye hem doyamadım hem de başka planlarım için aklıma yerleştirdim. Havalar biraz daha toparlansın kahvaltıya gidilir en güzeli. Daha erken bir saatte, trafiğe hapsolmadan, hem de buzz gibi biraz hayalim olmadan. Gider kızarmış ekmeğimi, taze çayımı içer, acaba yunus sürüsü var mıdır bu yakınlarda diye gözümü denizden almam… 2, 3 haftaya kadar, bekle Garipçe geleceğiz, belki daha da kalabalık hem de!
Boşuna Kuyruksuz demiyorlar bana…
3 comments
aşkım , garipçe demek sen demek artık, seninle biz de varız sabah kahvaltısına erkenden, kalabalıklaşmadan trafik. bizde varız tıpkı şirince deki gibi. öptükkk:))
ŞENİZ FAHRALI
Şenizim, tamam gidiyoruz birkaç hafta sonra oradayız! Teşekkür ederim yorumun için ayrıca:)
ben de geliyorum dememe gerek yok herhalde… okuyunca nasıl da gidesim geldi anlatamam…
tulinbo